Barış anaları üç koldan sınıra yürüdü. Operasyonların durdurularak demokratik çözüm için adım atılmasını istediler. AKP’nin çözüm politikası olmadığı için tasfiye konseptini devreye sokmasını protesto ettiler.
Barış analarının eyleminin basında yankı bulması Türkiye toplumundaki demokratik çözüm ve barış isteğinin yansımasıdır. Türkiye toplumu da barış istiyor. Kuşkusuz barışın Kürt sorununun çözümüyle geleceğini aklı başında herkes biliyor. Yoksa Türkiye’nin “benim dayattığım politikaları kabul edeceksiniz” demesiyle barış olmaz.
Sınıra yürüyen analar adil barış istiyor. Bu barış da Türkiye’de bazılarının anladığı gibi “güçlünün barışı” değildir. Güçlünün zoruyla sağladığı sessizliğe siyaset biliminde “Pax Romana” diyorlar. Bilindiği gibi Roma imparatorluğu, askeri olarak çok güçlenmiş; bunun sonucu Roma’nın hakim olduğu topraklarda yüz yıl hiçbir muhalif ses çıkmamış. Toplumlar Roma’nın zor düzenine boyun eğmişler. Buna da Pax Romana, yani güçlünü barışı denilmiş.
Kuşkusuz bunun barış olmadığı açıktır. Bu durum zulmün sağladığı geçici sessizliktir. Nitekim yüzyıllık sessizlikten sonra Roma sınırları içindeki halklar her yerde ayağa kalkmıştır, sonunda Roma yıkılmıştır.
Türk devleti 1924 Anayasası’ndan sonra ortaya çıkan Kürtlerin tüm itirazlarını zorla bastırmıştır. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1938 Dersim bastırma harekatları ve gerçekleşen katliamlardan sonra Kürdistan’da uzun süre bir ölüm sessizliği yaşanmıştır. Bu sükunet 1960’lı yılların sonunda bozulmaya başlamıştır. 1970’li yıllarda ise ideolojik ve siyasi olarak Türk devletine karşı tutum ortaya koyan Kürt siyasal hareketleri gelişmeye başlamıştır. Böylece Kürdistan’da Türk devletinin yarattığı “güçlünün barışı” önemli bir darbe yemiştir.
12 Eylül büyük bir zorbalıkla 1920’li yıllarda başlatılan ve 1970’li yıllara kadar belirli kesintileri olsa da, sürdürülen zulmün yarattığı sessizliği yeniden kapsamlı bir biçimde sağlamak istemiştir. Tam “güçlünün barışını sağladım” dediği anda 15 Ağustos 1984’ten bugüne süren direnişle karşılaşmıştır.
Adil olmayan bir barışın ya da sessizliğin gerçek bir sessizlik ve barış olmadığını Türkiye tarihi herkese çok iyi öğretmiştir. Nitekim birçok Türk aydını ve yazarı bile “bugün PKK’yi tasfiye etseniz d,e yarın başka bir PKK karşınıza çıkar” diyerek, bu gerçeği dile getirmektedirler. Kaldı ki 30 yıllık savaş PKK’nin bitirilemediğini defalarca göstermiştir.
Türk devleti, Kürt sorununu çözmediği ve çözüm politikası izlemediği müddetçe her zaman ezme ve tasfiye politikası uygulayacaktır. Nitekim son dönemdeki dil, üslup, politika ve gerçekleşen siyasi ve askeri operasyonlar bu nedenle gündeme gelmiştir. AKP kendi düşündüğü sözde çözümü Kürtlerin kabul etmediğini görünce saldırıları arttırmıştır. Böylece Kürt demokratik hareketinin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırıp öngördüğü politikayı Kürtlere kabul ettirmek istemektedir.
Barış anaları AKP’nin bu çözümsüz politikalarını hakim kılmak için yürüttüğü askeri operasyonları durdurmak için sınıra yürümüşlerdir. Taraf gazetesi ve bazı yandaş yazarlar “Kürt anaları PKK’ye karşı yürüdü” manşeti atmışlar, bu yönlü değerlendirmede bulunmuşlardır. Bu mantık tam da “güçlünün barışı” zihniyetini ifade etmektedir.
Hiç kimse barış analarının eyleminin içeriğini boşaltamaz. Barış anaları operasyonların durdurulup Kürt sorununun demokratik çözümünü istemektedirler. Ana yüreği ve beyniyle hareket ederek haksızlıkların ortadan kalkmasını istemektedirler.
Barış anaları tam da Kürt halkının duygusunu ve vicdanını yansıtıyor. Türk devletinin güvenlik politikasını bırakıp siyasetle sorunu çözmesini istiyor. Bu, tüm Kürtlerin iradesidir. Ne var ki 9 yıldır iktidarda olduğu halde bu sorunu çözümsüz bırakan AKP Hükümeti’dir. Kürtler ve Türkiye toplumu demokratik çözüm istemesine rağmen bu noktada olunmasının sorumlusu AKP Hükümeti’dir.
AKP Hükümeti barış analarının eylemine tahammül edememiştir. Barış analarının eylemine destek veren Van BDP meclis üyesini katletmiştir. Bu saldırı devlet bakanı Beşir Atalay’ın teröre karşı entegre mücadele verilecek anlayışının sonucudur. Yani sadece gerillaya karşı değil, halkın demokratik eylemlerine de saldıracaklardır. İçeride, dışarıda, her yerde bu saldırılarını sürdüreceklerdir. Psikolojik savaş görülmedik biçimde tırmandırılacak, diplomasi de bu saldırıların bir parçası olarak kullanılacaktır. Yani bir yönüyle topyekun bir savaş yürütülmektedir. Barış yürüyüşüne tahammül etmeyenlerin halkın demokratik siyasal talepleri için mücadelesine hiç tahammül etmezler.
Birçok aydın ve yazar kaygılı. Bu nedenle Kürt Halk Önderi’yle görüşmelerin yapılmasının engellenmesinin son bulmasını istiyorlar. Eğer İmralı’ya doğru yaklaşılırsa çözümün geleceğini biliyorlar. Ancak Kürt Halk Önderi’nin makul, ama sorunu çözen yaklaşımlarıyla barışın gerçekleşeceğini biliyorlar. Bu aydınların bu isteği aynı zamanda Kürt Halk Önderi’nin sağlık, güvenlik ve özgürlük talebinin makul ve kabul edilebilir olduğunu gösteriyor. Çünkü İmralı “suyun olmadığı havuzda yüzemem” diyerek, kendisinin önünün açılmasını ve imkan tanınmasını istemiştir.
Eğer çözüm Kürt Halk Önderi’nin çabalarıyla olacaksa herkes taktir eder ki, çözümle ilgili taraf ve çevrelerle özgür ve serbest ortamda görüşmeler yapması gerekir. Hiç kimse avukatlarla sınırlı olan görüşmelerle böyle bir misyonu yerine getirmesini bekleyemez. Böyle olur da demek, sorunun ciddiyetini anlamamak ve tutarsız bir tutum göstermek olur.
Bu nedenle İmralı’nın sağlık, güvenlik ve özgürlük dediği koşulların sağlanması gerekir.