'Uğur Özkan şahsında Suruç Katliamı'nda 

hayatını kaybeden 31 insanın anısına'



Ne kadar çok insan gelmiş.

Hani derler ya , 'İğne atsan yere düşmez'. İşte öyle.

Sıcak, toz, toprak...

Sloganlar birbirine karışıyor.

Uğur'u bekliyoruz.

Anasının başında yaşmak mı var? Yaşmak değil de başka bir adı olmalı. Kürtlerin yerel giysisi mi? Ayırt edemiyorum. Ne kadar yabancıyım bu coğrafyaya. Yaşlarını bile tahmin edemiyorum acıdan, yoksulluktan yüzleri kavrulmuş insanların.

Ne diyorlar? 'Şehîd namirin!..'

'Ne demekti bu' diye soruyorum yanımda Kürtçe bilen arkadaşa. 'Şehitler ölmez' yanıtını veriyor. Birkaç Kürtçe slogan öğrenmiştim ama anlamlarını karıştırıyorum hep.

Ben de başlıyorum eşlik etmeye: 'Şehîd namirin…'

İyi ama Uğur öldü işte. Murat da öldü. Onunla da 'Müebbetlik tutsaklarla ilgili liste' hazırlarken yazışmıştık. Bana yazmış, bilgi istemişti Murat.

Sadece Uğur'la, Murat' mı?.. Polen'le Hatice mi?.. Nartan'la Ece mi?..

Ölen çocukların her biriyle bir yerde kesişmiştir yollarım.

Ama öldüler işte. 31'i birden. Paramparça ettiler genç bedenlerini. İnsan kendi tanıdığına daha mı çok ağlıyor? Kim demişti, halam mı? Yıllar önce babamın cenaze töreninde kız kardeşim, 'Benim babam başkaydı' diye ağlarken halam onu uyarmıştı: 'Herkesin ölüsü değerlidir kızım. Herkes kendi ölüsüne daha çok ağlar.'

 

***

Uğur'u, o daha genç bir öğrenciyken tanımıştım. Sonra büyüdü Uğur. Okulu bitirdi.

Geçen yıldı. Beraber 'Cumartesi Anneleri' oturumuna katılmıştık. Sonra da aynı yerde 'Hasta Tutsaklar Eylemi'nde birlikte slogan atmıştık. Etkinlikler bitince yemek ısmarlamıştı bana. 'Ya olur mu, sen öğrencisin' falan demiştim. Dinlememişti. 'Misafirsin İstanbul'da. Hem ben okulu bitirdim, çalışıyorum artık' demişti.

Daha neler demişti.

Yazılarımı okuyormuş. Beni izliyormuş. İstanbul'a gelmekle iyi yapmış.

Başka.

Belleğimi zorluyorum ama nafile.

Fakat o gülümsemesi var ya Uğur'un, işte onu unutamıyorum. Çok güzel gülerdi. Sadece Uğur mu? Diğerleri de elbet. Fotoğraflarda görülüyor ya, genç bedenleri parçalanmadan kısa bir süre önce ne güzel gülüyor, halay çekiyor, türkü söylüyorlardı.

Kimse duymasın ama 'Şehîd namirin' da tatmin etmiyor beni.

Öldü işte Uğur. Hep beraber öldüler.

Ne kadar çok istemişti Kobanê'ye tekrar gitmeyi. Gidemedi, gidemediler.

Yanlarında getirdikleri oyuncaklar kaldı geride.

'Kürt müsün Uğur' diye sormuştum ona bir sohbetimizde. Türkçesi çok güzeldi. Ne fark eder ki? Türk de vardı içlerinde ölenlerin, Arap da, Çerkez de, Laz da…

Niye Kürt olup olmadığını sormuştum, bunu da hatırlamıyorum.

 

***

Uğur geliyor.

Bu sıcakta, bir tabutun içinde.

Anası, elinden bırakmadığı kına tepsisi. Feryat ediyor.

Ne çok insan bağırıyor Allah'ım.

Ben de omuz vereyim istiyorum tabuta. Ama sıcak. Kara sıcak.

Saçlarımdan aşağı süzülüyor kızgın ter damlaları.

Yoksa gözlerimden mi?

Su da yok yanımda.

Sendeliyorum.

Yanımdakiler anlayıp tutuyorlar ellerimden. Islak gözlerle gülümsüyorlar bana.

 

***

Yazmak mı?

Nasıl yazmalı?

Edebiyat kaldırır mı bunca acıyı?

İnsan kendi yazdığını okurken ağlar mı?

Bu ikinci Uğur'lu yazım. Diğer Uğur ise çocuktu, hakkında 'İsmi Uğur'du' başlıklı makale kaleme aldığım. 12 yaşında, 12 kurşunla devletin öldürdüğü...

Şimdi de büyük çoğunluğu çocuğum yaşında olan 31 insanı öldürdüler.

 

***

Her insan kendi ölüsüne daha çok ağlarmış!

Bu çocuklar hepimizin ama.

Hepimizin.

Niye duymuyorsunuz çığlıkları?

Niye susuyorsunuz?

Uğur'un anası beddua ediyor mezarı başında.

'Amin' diyorum içimden.

Sadece katillere, katilleri destekleyenlere değil, susanlara da gitsin bu beddualar.

Susanlara da…

Susan…

 

Su…

Su…

 

Ağlamaktan gözleri şişmiş, bağırmaktan sesi kısılmış bir genç, 'Benim suyumu al amca' diyerek elindeki pet şişesini uzatıyor.

'Sağ ol Uğur' diyorum.

Önce şaşkınlık ifadesi beliriyor yüzünde sonra tebessüm.

Ben de gülümsüyorum.

Kucaklaşıyoruz…