
Cezaevinde 1980’lerde açlık grevinde kalan 78’liler Vakfı Başkanı Celalettin Can, “İçerideki insanların en büyük beklentisi kamuoyunun harekete geçmesidir” dedi. 1996’da 60 günü aşkın açlık grevinde kalan Mehmet Güvel ise, çözüm için geç kalınmamasını isteyerek, aydınların bir an evvel arabuluculuk yapmasını istedi.
Kürdistan ve Türkiye cezaevlerinde yüzlerce tutsağın katıldığı açlık grevi ise 48.’ncı gününde. Tutsaklarda ciddi sağlık sorunları bulunurken, ölüm endişesi de artıyor. Cezaevlerinde geçmiş açlık grevlerine katılanların deneyimleri ise ayrı bir önem taşıyor. 1981 yılında cezaevine giren ve defalarca açlık grevine giren 78’liler Vakfı Başkanı Celalettin Can, 71 günlük işkence ardından 6 Mayıs 1981’de tutuklanarak Elazığ Askeri Cezaevi’ne konulduğunu, artan işkencelere karşı açlık grevine katıldığını anlatarak, “Cezaevi idaresi su, şeker ve tuz vermiyordu. Açlık grevlerinin 40’ıncı günlerinden sonra ölüm haberleri gelmeye başlamıştı. Açlık grevlerinde o kadar kilo vermiştik ki artık çocuk gibi kucakta taşınıyorduk” dedi.
Aileler moral kaynağı
Açlık grevindeki tutsaklar için en büyük moral kaynağının ailelerin, kamuoyunun sahiplenmesi olduğunu belirten Can şöyle konuştu: “Ailelerimiz oturma eylemi yapardı. Gazeteler yazmazdı; ama biz duyardık ya da ailelerimiz TBMM’ye giderdi ya da Kolorduyla görüşürdü bunlar bizi çok heyecanlandırırdı. Eylemimizin duyulması bize yetiyordu. İçerideki insanların en büyük beklentisi ailelerin, kamuoyunun harekete geçmesidir. Bunu yapmak gerekiyor” dedi.
Bir an önce adım atılmalı
PKK ve PAJK’lı tutsakların açlık grevlerinin geçmiş dönemdeki açlık grevlerinden farklı olduğuna vurgu yapan Can, “Bu sefer çok farklı. Tutsaklar kendi koşullarının düzeltilmesi için açlık grevi yapmıyor. Türkiye’de yıllardır devam eden Kürt sorununun çözümü için eylem başlatılmış. Devletin artık anlaması gerekiyor PKK’nin iradesi kırılamaz. Öcalan’ın koşulları ağır ve düzeltilmesi gerekiyor. Artık adım atılmalıdır. Ölümler yaşanırsa birlikte yaşam koşulları kalmayabilir” uyarısında bulundu.
Ölümlerin gölgesinde görüşme
1996 yılındaki açlık grevlerine katılan ve 60 gün boyunca açlık grevinde kalan 66 yaşındaki Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği’nden (TAYAD) Mehmet Güvel hayatının 17 yılını cezaevinde geçirdi. Açlık grevine Ümraniye Cezaevi’nde girdiğini belirten Güvel, “O zaman Ümraniye Cezaevi yeni açılmıştı. Arkadaşlarımızın hepsi Bayrampaşa Cezaevi’ndeydi. Onların yanına gitmek için direndik ve en sonunda arkadaşlarımızın yanına geçtik” dedi.
Güvel, o dönemde sadece tutsaklara değil cezaevine görüşe gelen ailelerin de darp edildiğini ve gözaltına alındığını aktardı. En son Eskişehir F Tipi Cezaevi’nin açılmasıyla F Tipi Cezaevleri’ne karşı Türkiye geneli başlatılan açlık grevine girdiğini belirten Güvel, “Yavaş yavaş Eskişehir Cezaevine gönderiliyorduk. Bizi bunu kabul etmedik. Eskişehir’e gönderilen arkadaşlarımızın yanımıza verilmesini, ailelerimize işkence yapılmasın ve hastaneye götürülmek için ölüm orucuna girdik. O dönem ölüm oruçları 69 gün sürdü. Bu eylem o dönem çok ses getirmişti. Gazeteler yazıyordu. Yurtdışında da bu konu ile ilgili açıklamalar oluyordu” dedi. Eylemin 69’uncu gününde aralarında yazar Yaşar Kemal’in de bulunduğu bir heyetin kendileriyle görüşmeye geldiğini söyleyen Güvel, “Görüşme yapıldı ve anlaşma yapıldı. Anlaşma yapıldığı sırada bir arkadaşımız daha şehit düştü” diye konuştu.
Aydınlar sessiz kalmamalı
PKK’li ve PAJK’lı tutsakların başlattığı açlık grevleri için “Cezaevindekiler çok ısrarlı olmalı ve devleti kararlı olduklarına inandırmaları gerekiyor” diyen Güvel, “Sadece bir örgütlenmenin bunu yapması fazla bedel gerektiriyor. Cezaevindeki diğer örgütlerin de bu eyleme katılması gerekiyor. Aydınlar bu konuda sessiz kalmamalı ve yardım istenmeli” dedi.
Bugün başlatılan açlık grevlerinin 2000’li yıllardaki açlık grevlerini hatırlattığını söyleyen Güvel, “2000 yılında başlatılan açlık grevlerine de basın bu kadar duyarsız ve Hükümet bu kadar sessizdi. Eyleme destek sunmak ölüm orucunu desteklemek anlamına gelmiyor. Kimse ölüm oruçlarını desteklemez; ama ölen insanlar var. Bu ölümleri durdurmak gerekiyor. Bunun için eylemde olanların seslerini duyurmak gerekiyor” dedi.
MÜTHA ÇETİN/HÜLYA EMEÇ/DİHA-İSTANBUL
Kritik günler kapıda
Cezaevlerindeki açlık grevleri 48’ıncı güne girerken, geçmiş açlık grevi deneyimleri kritik günlerin kapıda olduğun habercesi. Türkiye cezaevlerinde açlık grevleri, şair Nazım Hikmet ile 8 Nisan 1950 yılında başladı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, idam edilmeden önce Nisan 1972’de Mamak Askeri Cezaevi’nde 12 günlük açlık grevi yaptı. Cezaevlerinde işkence ve insanlık dışı muamelelerin artmasıyla açlık grevleri de yaygınlaşarak devam etti. Zindan direnişinde ilk ölümler ise 12 Eylül darbesi sonrasında başlatılan ölüm orucu eylemlerinde yaşandı. Kürdistan tarihinde “Dörtler” diye geçen, Diyarbakır Cezaevi’ndeki onur kırıcı muamelelere karşı 14 Temmuz 1982’de başlayan ölüm orucunda PKK’nin öncü kadrolarından Kemal Pir 53. günde; Mehmet Hayri Durmuş 61. gününde; Akif Yılmaz 63. gününde; Ali Çiçek ise 65. günde yaşamını yitirmişti.
Cezaevlerindeki ikinci büyük açlık grevi ise 2 yıl sonra 11 Nisan 1984 yılında, Devrimci Sol ve TİKB grupları tarafından tek tip kıyafet ve işkenceye karşı Metris, Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde başlatılmıştı. 400 kişinin katıldığı açlık grevinin 45’inci gününde ölümler başladı ve 6 kişi hayatını kaybetti.
1996 yılında, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar tarafından çıkarılan Mayıs Genelgesi cezaevlerinde açlık grevlerinin başlamasına neden oldu. Genelge, bugünkü F tipi cezaevlerinin temeli sayılan hücre tipi cezaevlerine geçişi öngörüyordu. Açlık grevine 43 cezaevinden toplam 2 bin 174 tutsak katıldı. 355 tutsak da ölüm orucuna girdi. Mehmet Ağar’ın istifasından sonra yerine gelen Şevket Kazan bu genelgeyi iptal etti; ama 60’ıncı günleri bulan eylem sonucunda 12 tutsak yaşamını yitirdi.
20 Ekim 2000 tarihinde F tipi cezaevlerinin kapatılması, Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması talebiyle 816 tutsağın başlattığı açlık grevi yaklaşık bir ay sonra ölüm orucuna döndü. 48 kişi cezaevinde, 13 kişi tahliye olduktan sonra ve 7 kişi destekçi ailelerden olmak üzere toplam 68 kişi hayatını kaybetti.
12 Eylül’de askeri cezaevinde olan tutsağın çağrısı:Umursamazlık akıl karı değil
12 Eylül darbesinde Antep Askeri Cezaevi’nde tutulan Ahmet Yaşaroğlu, açlık grevindekilerin talepleri için, “Hükümetin bu talepler karşısında bu kadar umursamaz davranması akıl karı değil. Kürt halkının talepleri ayrılıktan yana, savaştan yana ve kavgadan yana talepler değil. Çözüm noktasının diğer ucunda hükümet duruyor. Hükümetin burada somut adımlar atması gerekiyor” dedi. Yaşaroğlu, 12 Eylül dönemindeki açlık grevi ile bugünkü açlık grevinin de farklı olduğunu belirterek, “O dönemlerdeki talepler tamamıyla cezaevi koşullarına ilişkindi. Ama şimdi ki grev, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin bir parçası haline gelmek için yapılıyor” diye kaydetti.
PKK’li ve PAJK’lı tutsakların 12 Eylül’den bu yana Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ile anadil önündeki engellerin kaldırılması talebiyle başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi kritik aşamada devam ediyor. Yetkililerin açlık grevine sessiz kalması birçok kesimde endişeleri arttırırken, siyasi parti, sivil toplum kuruluşu, tutsak yakınları, emek örgütleri ve yurttaşlar, açlık grevindeki tutsakların taleplerinin kabul edilmesi için sokaklarda eylemler gerçekleştiriyor. 12 Eylül 1980 darbesinde Antep Askeri Cezaevi’nde tutulan Ahmet Yaşaroğlu da hükümetin sessizliğine tepki gösterdi.
12 Eylül 1980’den sonra 3 yıl Antep Askeri Cezaevi’nde kalan Yaşaroğlu, o dönemde açlık grevini ve amacını anlattı. Yemekler ve tek tip elbiseye karşı açlık grevine girdiklerini belirten Yaşaroğlu, o dönemde yaklaşık 100 tutsağın greve girdiğini söyledi. Grevlerinin 12 gün sürdüğünü aktaran Yaşaroğlu, “Sürekli kaba ve şiddetli dayak vardı. Yemeklerin içinde fare gibi belirli belirsiz hayvan ölüleri çıkıyordu. Su ile ilgili çok ciddi sıkıntılar vardı. Bırakın yıkanmayı neredeyse adam başına günde bir bardak su düştüğü günler oluyordu. Bizim direndiğimiz konulardan biri olan tek tip elbise giymekti. Orada tek tipleştirmeye, hiçleştirmeye ve yok saymaya yönelik bir durum söz konusuydu. Sonradan öğrendi ki; Türkiye’de bütün mahkûmlara yapılmıştı. Biz onları giymedik giymediğimizden dolayı da birçok arkadaşımız katıksız hücre cezasına çarptırıldı. Ama orada direnerek bir başarı sağladık” diye konuştu.
‘Grevlerin arkasında ciddi bir halk desteği var’
Grevin uzun yıllar yaşamlarında etkiler bıraktığını aktaran Yaşaroğlu, yaşadıklarının bir travmadan ibaret olduğunu belirterek, bu tramvayı kimsenin anlatamadığını ifade etti. Yaşaroğlu, şu an yürütülen açlık grevinin arkasında kamuoyu desteğinin olduğunu ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu: “Bizim yaptığımız grev sadece içerde mevcut durumu kendi lehimize çevirmek içindi. Dönem dönem ülkede açlık grevleri de oldu. Bu grevler sonucunda bazı kazanımlar da elde edildi. Ama şu anki açlık grevleri biraz farklı; çünkü bu grevlerin arkasında ciddi bir halk desteğinin olduğunu görüyoruz. O yüzden bu grevin sonuçsuz kalması mümkün değil. Bu grevler herkesin ağzına pelesenk olmuş; ama Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin köprüsünün yıkılmaması içindir. O dönemlerdeki talepler tamamıyla cezaevi koşullarına ilişkindi. Ama şimdi ki grev, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin bir parçası haline gelmek için yapılıyor.”
‘Çözüm noktasının diğer ucunda hükümet duruyor’
Şu anki açlık grevinin etki alanının geniş olduğunu söyleyen Yaşaroğlu, grevin 40 günü aştığını ifade ederek, sınıra dayandığının altını çizdi. Bu sınırda ölümlerin ve sakat kalmaların başlayacağını belirten Yaşaroğlu, hükümete seslenerek, şunları dile getirdi: “Hükümetin bu talepler karşısında bu kadar umursamaz davranması akıl karı değil. Bu insanların bedenlerini ölüme yatırmasını üzüntüyle izliyoruz. Kürt halkının talepleri ayrılıktan yana, savaştan yana ve kavgadan yana talepler değil. Bir insanın evrensel hakkı neyse onu istiyor. Çözüm noktasının diğer ucunda hükümet duruyor. Hükümetin burada somut adımlar atması gerekiyor. Sürekli yalan yanlış beklentiler yaratarak insanları kandırmaktan vazgeçmelidir. Bu son derece ikiyüzlü bir politikadır. Buna derhal bir son vermelidir. Verebileceği olumlu bir mesajla bahar havası esebilir. Aksi taktirde bu süreç bir süre sonra hükümete de sıkıntı yaratacaktır.”
DİHA/ANTEP