O, daha lise birinci sınıf öğrencisiyken, kendisini Dev-Genç’li olarak ilan etmiş ve o günün koşullarında yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde yer almıştı. Liseyi bitirdikten sonra da öğrenimine devam etmeyerek, profesyonel devrimci olmayı tercih etmişti.
Bu süreç içinde yaptığı eylemlerden dolayı tutuklanarak, Artvin merkez kapalı cezaevine konulunca, bu durumu içine sindirememişti. Ne var ki, dışarı çıkmak için hukuki açıdan yaptığı müracaat ve savunmalardan da bir sonuç alamayınca, kısa süre içinde tünel kazarak hapisten kaçmıştı.
Artık o günden sonra legal olarak mücadele etmenin koşulları kalmadığı için illegal yöntemlere başvurmak zorunda kalmıştı. Dolayısıyla bundan sonraki yaşamı daha zor koşullarda devam edecekti,
Yirmi bir yaşına geldiğinde, hoşlandığı dayısının kızı Neşe’nin, Şavşat askerlik şube başkanının oğluyla nişanladıklarını öğrendiğinde hayli rahatsız olmuş ve bu ilişkiyi bozmak için bir formül bulmuştu. Bulduğu formül doğrultusunda harekete geçerek Neşe ile anlaşmış ve biribirlerini kaçırarak evlendiklerini ilan etmişlerdi. Ne var ki dönemin özellikleri nedeniyle çoğunlukla ayrı bölgelerde mücadele etmek zorunda kaldıklarından bir arada kaldıkları pek az olmuştu..
12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen faşist askeri darbesinden sonra da mücadelesine devam ederken yakalanmış ve yoğun işkencelerden geçirilerek hapsedilmişti. Tutuklu bulunduğu Erzincan Hapishanesi’nden de bir grup arkadaşıyla beraber 75 metrelik bir tünel kazarak kaçmıştı.
Bu aşamadan sonra, artık ülkede mücadele etmenin koşullarını bulamayınca F. Almanya’ya gelerek iltica etti.
Birkaç yıl sonra, o’nun da içinde bulunduğu bir grup arkadaşla kurduğumuz Türkiye İnsan Haklarıyla Dayanışma Derneği’nin (TÜDAY) çalışmalarına katılarak barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesine devam etti. Bir ara sözkonusu derneğin başkanlığını da yaptı.
Son yıllarda ise benzer amaçlı faaliyetleri gündemine almış olan Alle Welt Haus bünyesindeki çalışmalara devam ediyordu. Orada da çok önemli projelere imza attı. Ancak insan hakları, barış ve demokrasiyi savunan bu örgütlerin bünyesinde ne kadar çalışmış ve tüm etkinliklerine katılmış olursa olsun, TC. Devleti, yine de o’nu vatana ve millete zararlı bir “terörist” görüyordu.
Öyle olunca da otuz yıl önce hakkında verilmiş olan karar sonucu, alnına yapıştırılmış damga hala silinmemişti. O nedenle ülkeye giriş yasağında en küçük bir değişiklik yapılmamış ve yine de yapılmıyordu. Ne varki, Adnan Keskin ve onun durumunda olanlara vatan haini damgasını basarak, ülkeye giriş yasağını koyanlar, yaptıkları kendi haksızlıklarını saklamak için çevirmedikleri dolap ve yapmadıkları numara bırakmıyorlardı.
Nasıl mı?
İzledikleri ırkçı, şoven ve asimilasyoncu politikalar sonucu o ülkede bulunan Türk olmayanlara kendi anadillerini unutturuyorlardı. Örneğin, Adnan arkadaş bile Gürcü olduğu halde, Türkiye’de iken neredeyse kendi anadilini konuş(a)maz duruma gelmişti. Ancak, Almanya’ya geldikten sonra, buradaki Gürcülerle kurduğu ilişkilerde, ana diliyle konuşma üzerinde yoğunlaşınca, o konudaki tahribatı ortadan kaldırmış oldu. Sırf demokratik hak ve özgürlüklerini elde etmek için mücadele eden on binlerce Kürt ve devrimciyi katledenlere, on binlercesini de hapishanelere tıkayanlara kahraman muamelesi yapılırken, Adnan Keskin gibilere vatan haini olarak bakılıyor ve haklarında verilmiş olan ülkeye giriş yasağı devam ettiriliyordu.
Son on yıl içinde gündeme gelen, bine yakın asker ölümlerinin nedenleri gereği gibi araştırılmadan, o ölümleri “intihar” olarak değerlendirenlere bir şey yapılmazken, Adnan Keskin gibiler ülkeye sokulmuyordu.
Hatay’da yakalanan silah dolu tır kamyonunda inceleme yapmak isteyen Cumhuriyet savcısını engelleyen MİT görevlilerine bir şey söyleyen yokken; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yetkileri kısıtlanarak, Adalet Bakanı’na bağlı memurlar durumuna getirilirken ülkede, Adnan Keskin gibiler için ülkeye giriş yasağı hala devam ediyordu.
Roboskî’de, on sekizi çocuk olan toplam otuz dört kişinin Türkiye Cumhuriyeti uçakları tarafından öldürülmesi emrini kimin verdiğini araştırmakla görevli olan her kademedeki savcılar, sonunda takipsizlik kararı vererek dosyayı kapatmaya çalışırlarken ve başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın hiç bir sorumlulukları yokmuş gibi görevlerine devam ederlerken, 33 yıldan bu yana suçlu olduğu gerekçesiyle Adnan Keskin gibiler kendi ülkelerine dönemiyorlardı.
Adnan’ı çok sevdiği ülkesine sağ iken sokmayanlar, 03.01.2014 tarihinde, 54 yaşında öldükten sonra ancak kapılarını açtılar. Adnan ve onun durumunda olanları, çok sevdikleri ülkelerine bu şekilde gitmelerine neden olanları protesto ediyor, başta aile bireyleri olmak üzere, tüm dost ve arkadaşlarına sabırlar diliyorum.
Adnan Keskin’i sonsuza yolcu ettik