Önceki gün (05-01-2014) sabahın köründe uyanmış, Doğan ağabeyin (Doğan Özgüden) VATANSIZ GAZETECİ isimli kitabını Med Nuçe Televizyonunda yapacağım bir program için ikinci kez okuyordum.
Telefon çalıyor. Arayan Işılay, Gurbette yitirdiğimiz bir başka vatansız devrimcinin Enver Karagöz’ün eşi:
“Duydun mu,” diyor. Duymuştum elbet... “İki gün önce yitirdiğimiz Adnan Keskin dostumuz için Köln’de bir anma toplantısı düzenledik...” Giyinip trene koşturuyorum.
Köln’deki birçok siyasi toplantıya ev sahipliği yapmış salon tıklım, tıklım dolu. İnsanların çoğu ayakta. İlginçtir; 78 kuşağı sürgünlerinin yanı sıra birçok genç var. Hemen hepsi gurbette doğmuş, 68, 78 kuşağının çocukları... Sürgündeki devrimcilerin yok olmamış vefa duygusunun bir göstergesi bu kalabalık.
Bir günde hazırlanmasına rağmen, herşey çok iyi organize edilmiş.
Mumlar... Adnan’ın resimleri...Çiçekler...
Senelerdir tanırım Adnan’ı ve eşi Neşe’yi. Ama onları en iyi tanıyan hemşerileri, Köln’deki “zorunlu sürgünlerin” en kıdemlilerinden olan Kemal Hoca, Kemal Uzun’dur.
Güçlükle konuşan Adnan’ın eşi Neşe’den sonra mikrofonu Kemal Hoca aldı. Not aldığım konuşmasının satırbaşları şunlardı. “Adnan tüm yaşantısı boyunca aykırı bir insandı... Diyebilirim ki; “aykırılık onun markasıydı. Şavşat ilçesinde çok genç yaşta devrimci saflara katılmıştı. Cepheciydi. Akrabası olan Neşe kasabadaki askeri birliğin komutanının oğluna, zorla nişanlanınca. Neşe’yi kaçırdı... Gerçi Neşe de hep, kaçırılmadım, ben kaçtım der.
Adnan’ı hepimiz cezaevlerinden kaçış öyküleriyle tanırız. Önce kayaların üstünde yapılmış olan, Artvin Cezaevi’nden tünel kazarak kaçtı. Devrimci kavgasını sürdürürken yeniden yakalanınca bu kez Erzincan Cezaevine kapatıldı. Ama orada da boş durmadı. Tam 85 metrelik bir tüneli arkadaşlarıyla birlikte kazarak yine firar etti. Ve yine aykırı bir işyaparak, Arhavi’ye kadar, oradan da kendi köyüne kadar yürüyerek geldi... Çok sıkı aranıyordu. Türkiye’de barınamayacağını anlayınca yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.”
Adnan’la yaptığımız bir sohbette bu kaçış öyküsünü kısaca bana da anlatmıştı. Bir roman konusu olabilecek bu öyküyü yazmasını, bu tür anıların gelecek nesillere aktarılmasının önemli olduğunu belirtmiştim... “Yazıyorum,” demişti. Aradan seneler geçti...Umarım yazmıştır. Yazdı ise Neşe bu notları kitap haline getirmelidir muhakkak. Böylece Adnan Keskin bir sıra neferi olarak daha iyi tanınacaktır.
“Kendisinden şikayetçiyim,” diye konuşmasını sürdürdü Kemal Hoca. “Şikayetçiyim çünkü tüm ısrarlarımıza rağmen, doktora gitmiyordu. Bu yüzden 1958 doğumlu olan hepimizden genç çok sevdiği yıldızlara kavuştu...VATANSIZ olmayı artık kanıksamıştı. Biz çoğu vatansız olanlar, vatansızlaştırılanlar doğduğumuz toprakları en azından ziyaret edebildik. Ama o kimliksiz, özgürce geldi Almanya’ya, yine özgürce, ama kimliksiz ve vatansız kendi doğduğu topraklara dönecek... Bir çok sürgün döndü ama vatansızlaştırılan insanlar en çok da Kürtler, binler, onbinler, yüzbinlerce hâlâ sürgünde yaşıyor...”
Kemal Hoca, Adnan’ın vatansızlığını anlatırken, birçok “vatansız” gibi ben de kendi vatandaşlıktan atıldığım günleri anımsadım. Üç omzu kalabalık çıkmış, hergün yurt dışında olan devrimcileri, demokratları, aydınları, listeler halinde gazetelerde isimlerini yayınlayarak, vatandaşlıktan atıyordu. Sanki “vatan” istediklerini attıkları, istediklerini sattıkları babalarının çiftliğiydi. Ne ki; aradan otuz seneden çok zaman geçti. O isimleri hep kanla, zulümle anılacak generaller cezaevine girmemek için kıvranırken, onların vatandaşlıktan attığı insanlar bu anma toplantısında da görüldüğü gibi, ideallerini hep dik, hep diri tutarak yaşıyorlar. Kemal Hoca’dan sonra Adnan’ı tanıyanlar kısa konuşmalar yaptı, onun sevdiği sazlar çalındı, akardiyonla Artvin ezgilerini dillendirdi bir hemşerisi.
Adnan yurt dışında, İnsan Hakları Derneği TÜDAY’da ve son olarak da, Allewelt Haus’ isimli kurumda, özgürlük ve insan hakları için mücadele etmişti. Aynı kurumda çalışan bir kadın Alman arkadaşı da, onunla ilgili övgü dolu bir konuşma yaptı.
Son olarak da hemşerisi ve kavga arkadaşı Doğan Akhanlı konuştu, içtenlikli bu konuşmanın satırbaşları da şöyleydi:
“Aynı yörenin çocukları olarak, çok genç yaşlarda devrimci mücadele başladık. Aramızda hep tatlı bir rekabet vardı. Vardı, çünkü ben Orducuydum (Denizlerin örgütü THKO), o ise Cehpeciydi (Mahirlerin örgütü THKP-C). Cezaevleri, kaçaklıklar, gizli yaşantılar... 17 yıl birbirimizi görmedik. Ben karım ve çocuklarımla Türkiye’de çok sıkışınca telefonla Adnan’a ulaştım. Aynı örgütten olmamıştım ve ben artık örgütsüzdüm. Ama onun hazırlayıp bana ilettiği sahte pasaport olmasaydı. Belki de buralarda olmayacak, kitaplarımı yazamayacaktım...
O günlerden bugüne ne kaldı derseniz, dinlediğim bir anekdotla anlatmaya çalışacağım...
Şavşat’lı bir köylü yıllar sonra köyüne geri dönen bir devrimciye; “Ula,” demiş. ‘Tek yol devrim, diye yumruklarınızla göğü dövüyordunuz, o işten bir iş çıktı mı?’
Bir gün Şavşat’a döner de, ‘o günlerden geriye ne kaldı?’ diye bir soruya muhatap olursam vereceğim cevabı biliyorum.
‘O günlerden geriye denizin, gökyüzünün, aşkın, devrimin, Adnan’ın en sevdiğ rengin adı kaldı. O günlerden geriye, Adnan’ın kalbini dolduran hasretin MAVİ RENGİ kaldı…’”
Sanırım Doğan’ın bu sözleri toplahtıya katılan yüzlerce devrimcinin ortak duygusuydu.
Işıklar içinde yat Adnan dost...