METİNADAN MANZARALAR - 1


2012 yılının Newroz’unda çalışma alanım olarak Metina belirlenmişti. Kalabalık bir kadın grubuyla birlikte Gare’deki eğitim kampımızdan yola çıkmıştık. Zap, Zagros, Metina ve Haftanin’e düzenlenen arkadaşların olduğu bir gruptu bu. Gare’den yola çıktığımızda heyecanla dopdoluydum. Newroz bayramının coşkusu vardı her yerde. Güzel bir bahar günü yaşanıyordu Gare’de. Badem ağaçlarının beyaza büründüğü yerlerden geçtikçe mis gibi kokular ciğerlerimize doluyordu. Rengarenk kuşlar cıvıl cıvıl öterek uğurluyorlardı bizleri Gare’den.
Metina ve Haftanin yolcuları sadece ben ve Nujîn Siirt idi. Onunla birlikte ancak bir sonraki günün gece yarısında varmıştık Metina’ya. Dolunayın gökyüzünde parladığı bir geceydi. Kuru soğuk hava bıçak gibi yüzümüze çarpmıştı hemen. Kafamızı kefiyelerle sımsıkı örtmüştük ve burun deliklerimizden buhar çıkıyordu. Karlar erimeye başlamış olsa da hala birçok yerde kar kütleleri vardı. Burada çetin bir kışın geçtiğinin göstergesiydi bu. Gecenin sessizliğini, her adım atışımızda ayaklarımızın altından çıkan karların çıkardığı hışırtı ve arada bir çığlık çığlığa bağıran çakal sesleri bozuyordu.
Her yerde hala kar olsa da bir hafta öncesinde gerçekleşen hava saldırısından dolayı tüm gerillaların kış kamplarından erkenden çıktığını söylüyordu bizi karşılamaya gelen genç bir arkadaş. Kafasında dar bir külah, boynunda kalın kefiyesiyle önümüzde yürüyen Şoreş’in iri gözleri ay ışığı vurduğunda cam gibi parlıyordu. Karargahın yeni yerini bilmediğini ancak tarif üzerine götürebileceğini söyleyen Şoreş’in bir süre sonra arazide hep aynı yer etrafında döndüğünü fark ettik. Keşif uçağına gece vakti dışarıda yakalanmaktan korktuğumuz için bir an önce arkadaşların noktasına varmak istiyorduk. Silah patlatmaktan başka çaremiz kalmayınca Nujîn kleşine mermi sürerek havaya bir el ateş açtı. Karşı taraftan bir yerden uzun bir ıslıkla cevap gelmesi gecikmedi. Ve Şoreş’in bizi arazide yaklaşık üç saat dolaştırmasından sonra noktaya varabildik nihayet. Küçük bir vadide, büyük bir ağacın altında kurulmuş çadıra vardığımızda sabaha az kalmıştı. Şoreş ise mahcup bir biçimde özür dileyerek yanımızdan ayrılmıştı artık.

Unutulmaz çeşme: Kanî Reş
Benim ikinci kez gelişimdi Metina’ya. İlk gelişim ise 2003 yılının sıcak bir yaz vaktiydi. Birkaç haftalığına gelmiştim. Metina’daki kadın güçlerine toplantı yapacak olan grubumuzda, alanın kadın yönetiminde yer alan Şehit Nucan da vardı. Bizi karşılamak için Zap’a kadar gelmişti. Birlikte Zap suyundan Gundê Fila’ya, oradan da Metina’ya gelmiştik. Bir günde ulaşmıştık Dola Heval Cuma’ya. Kızgın bir temmuz vaktinde Kanî Reş’in soğuk suyunu doyasıya avuç avuç içince serinlemişti içimiz. Toz, ter ve yorgunluk içinde kalan bedenlerimize iyi gelmiş, yeniden canlanmıştık adeta.
Kanî Reş, Metina dağının en güzel çeşmelerinden biri olarak tanınır. Koca bir kaya parçasının altında fokur fokur kaynayarak doğal bir küçük havuz oluşturan bu asil çeşmenin suyu muhteşemdir. Kaya altından küçük titreşimli dalgalar çizerek akan bu çeşmenin başucunda birkaç incir ağacı vardır. Narin, pürüzsüz dallarıyla çeşmeye gölgesini bahşeden incir ağaçları çeşmenin güzelliğine güzellik katmış bir yandan. Çeşmeden akan su etrafındaki taşları siyaha büründürdüğü için Kanî Reş yani siyah çeşme ismi verilmiş bu çeşmeye. İçimden büyük minnetle şükranlarımı sunduğum bu çeşmeden ayrılırken kendimizi daha coşkulu hissediyorduk artık. Doğanın bu muhteşem güzelliği, bereketi karşısında etkilenmemek mümkün değildi elbette. Kanî Reş civarlarında, yukarı doğru tırmanan patikadan yürürken bir tedirginlik başlamıştı içimizde. O dönem gerilla denetiminin zayıf olduğu bir yerdi Kanî Reş ve çevresi. Bu nedenle suyumuzu kana kana içip mataralarımızı doldurduktan sonra hızlı adımlarla çeşmeden uzaklaşmıştık. 


Şehit Rojbîn ve Sinan
Metina’nın kıpkırmızı toprağı, kadim patikaları ve etrafı karakol ışıklarıyla çevrili görüntüleri kalmıştı belleğimde o günlerden. Bir de şehit Sinan Amed ve şehit Rojbîn’in mezarlarıyla aniden karşılaştığımız o unutulmaz an. Metina’nın en kadim ve Serê Metina’ya kadar uzanan o kıpkırmızı ve susuzluktan çatlamış patikasından biraz yukarı doğru sapınca yan yana yatan dört mezar görünmüştü hemen. Beklenmedik bir anda, ansızın şehit düşen yoldaşlarımızın mezarlarıyla karşılaşınca sarsılmıştım adeta. Mahsum Korkmaz Akademisi’nden tanıştığımız bu yoldaşlar 99 yılının baharında KDP ile yaşanan çatışmalarda, nokta baskınında şehit düşmüşlerdi. Şehit Sinan, Önderliği anlama çabası ileri düzeyde olan, güçlü militan kişiliği ile büyük umut vaat eden bir duruşa sahipti. Pırıl pırıl parlayan gözleri, parlak zekası, yaratıcılığı, sıcak kanlılığı, dikkatli konuşma tarzı ve cesaretiyle dikkat çekiciydi. Yoldaşlık ilişkileri ve komuta duruşu güçlü olan Sinan Amed, yaralı olarak ele geçmemek için bombayı kendisinde patlatmıştı.
Şehit Rojbîn ise Önderliğin eğitimini üç yıl gören, zeki, girişken ve canlı duruşuyla kadın hareketinin öncü kadrolarından biri olarak hazırlanan bir arkadaştı. Önderliğin yoğun emekleri vardı onun üzerinde. Gerilla pratiğinin ilk aylarında, ne yazık ki o da erken şahadetiyle bizleri derinden etkileyen bir yoldaşımızdı. Önderlik sahasında verdiği Kürdistan tarihi dersinde birikim ve çekici üslubu karşısında hayranlıkla izlediğim yoldaşlardan biriydi. Zerdüştlük, Mitra ve Mazdek inancını anlatırken nasıl da kendinden emin, dimdik ve asil duruyordu. Büyük bir derinlikle ve ciddiyetle sunumunu yapmıştı akademinin kamelyasında, ağaçların altında. Ama ne yazık ki o yıl sonbahar renklerini göremeden şehit düştü Rojbîn yoldaş.
Onun yemyeşil gözlerinde hep bir derinlik ve samimiyet görmüştüm. O kocaman yeşil gözleriyle son nefesinde ihanete ve işbirlikçi çizgiye karşı büyük bir yiğitlik ve cesaret timsali oldu Metina dağının eteklerinde. Ağır yaralıyken, son nefesinde bile etrafını çevreleyen KDP peşmergelerine o asil, gururlu ve direngen duruşuyla “ben Önder Apo’nun öğrencisiyim” diye bağırarak hiçbir peşmergenin yanına yaklaşmasına, kendisine dokunmasına izin vermemiş. Bu asil duruşu karşısında tarayarak şehit düşürüyorlar Rojbîn yoldaşı hainler, işbirlikçiler...

Gözyaşlarımı içime akıttım

Metina dağ silsilesini bir uçtan diğer uca arşınlarken karşımıza çıkıveren hafif tümsekli, başuçlarındaki mezar taşı olmasa neredeyse toprakla dümdüz olan mezarlarda yatan yoldaşlarım derinden, kor ateşi gibi yaktı yüreğimi o gün. İsimsiz kahramanlardan olan diğer iki yoldaşım da acıma acı kattı o an. Patika boyunca yürürken gözyaşlarımı içime akıttım... Omuzlarıma ağır bir taş kütlesi binmişçesine ayrıldık o kıpkırmızılı mezarlardan. Dört mezar taşı belleğimde kaldı hep. Kırmızı toprak, mezar taşları ve yan yana dört mezar...
Yıllar önce anılarıyla sarsıldığım Metina’ya yeniden gitmem, içimdeki ses “iyi bir başlangıç olacak” diye beni cesaretlendiren bir sesti. Şehit Nucan’ın ve nice kahramanın anılarıyla dolu Metina benim için yeni bir başlangıç olacaktı. Şehit Nucan Metina ile bütünleşmiş, Metina’da severek çalışmış ve tüm arkadaşların büyük sevgi ve saygısını kazanmış bir arkadaştı. Onunla Metina’yı gezmek, kadın takımlarını ziyaret etmek güzel bir anı olarak hep aklımda kaldı. O, Önder Apo’dan aldığı eğitimi yaşama ve kişiliğine güçlü yansıtan bir arkadaştı. Sıcak, sempatik ve yumuşak bir mizahı vardı. Dağlı bir kadın gerilla olarak sevgi kaynağıydı. Hep pozitif enerji yayardı etrafına. Hep toparlayıcıydı. Hep tutarlıydı. Mütevazılığı ve sadeliği kişiliğinin en dikkat çekici yönünü oluşturuyordu. Cins sevgisi, bilinci ve cins mücadelesi yönüyle öne çıkan, saygınlığı olan bir kadın olarak örnek aldığım bir arkadaş olmuştur hep. Şehit Nucan arkadaşın anılarıyla dolu Metina’ya tekrardan gelebilmek büyük bir şanstı elbette.
 Evet, beni cesaretlendiren, heyecanlandıran, ta yüreğimin derinliklerinden süzülüp gelen o berrak sese, “iyi olacak” diyen sese kulağımı veriyorum Metina’daki ilk günümde…

Metina-Kaşura hattı

Gerilla savaşının başladığı andan bugüne kadar Metina dağı gerillaya temel üs olmuş alanlardan biri olagelmiştir hep. Tarihi bir mekandır. Gerillanın ayak bastığı ilk alanlardan biri olması önemli kılmaktadır Metina’yı. Gerilla’yı Botan’a, Hakkari’ye ulaştıran kapı rolünü oynamıştır. Bu nedenle gerilla birlikleri 1983 yılından beri Metina-Kaşura hattındadır. Kaşura sınır bölgesi olduğu için gerillanın eskiden beri yoğunlaştığı alanların başında gelmektedir. Gerilla savaşı başladığında sınır alanı olarak gerillaların en fazla varlık gösterdiği, çalışmalarını yoğunlaştığı alanlardan biridir Kaşura. Büyük gerilla komutanımız Agit’in de bu alandan geçerek Botan’a gitmiştir. Hala Komutan Agit’i tanıyan köylüler vardır o zamanlardan kalma.
İki elin sayısını geçmeyen küçük gerilla grubu buraya ilk adımını attığında bir merak uyanmış herkeste. O ilk gerillalarının çoğu şehit düştü. Anılarını canlı canlı dinleyebileceğimiz bir kaç kişinin dışında kimse kalmadı. Ama o dönemden kalma anılar burada çok canlı hala. Özellikle eski kamp yerleri bu tarihi hissettiriyor hemen. Manga duvarı yapmak için üst üste konulmuş taşlar, mevziler, oyulmuş kaya altları, mağaralar ve silik patikalarda eski gerillaların izleri öyle çok ki…
Kaşura’nın her yerinde çatışmalar yaşanmıştır, her tepesinde büyük fedakarlık ve direnişin anıları vardır. Hala eski kamp yerlerinin izlerini görmek mümkündür. Yer isimleri, nokta isimleri hala o dönemden kalmadır. Hakkari gerilla güçlerinin çoğu kez kış üslenme alanı olarak kullandıkları, gerilla faaliyetlerinin yürütüldüğü bir yerdir. Yine birçok ilklerin atıldığı bu mekanda gerilla faaliyetlerinin yoğunlaştığının göstergesi olarak PKK 5.Kongresi’nden sonra ilk alay örgütlenmesinin olduğu alandır.
Ve bu ilk tarihi adımlar dağa, taşa, toprağa, havaya, suya, ağaçlara, patikalara ve halkın yüreğine derin derin sinmiş. Dikkatli bakıldığında, iyi bir gözlem ve derin sezişler bunu fark ettiriyor hemen. Ve hala o dönemden kalan yaşlı insanlar, köylüler büyük bir hayranlıkla anlatıyorlar o dönem gördükleri ilk gerillaları. İlk etapta arkadaşları görenler yörenin şivanları, zomları ve köylüleridir. Zamanla gerillanın daha fazla açılım yaptığı alanda, özellikle 15 Ağustos atılımından sonra gerillanın varlığı kanıksanmış ve herkesin dikkatini çekme başarılmıştır artık.

Edebiyata sınırsız malzeme...

Romanı, hikayesi yazılabilmeliydi o ilk gerillaların. Devrim mücadelesinin kalbinin attığı Lübnan’da askeri eğitim gördükten sonra gruplar halinde Kürdistan’a gelen ve gerilla savaşını başlatma görevi olan bu genç yürekler, genç kadınlar, devrimciler dağ yaşamına adım atarlarken neler hissediyor, düşünüyorlardı? Sevgileri, coşkuları, umutları, öfkeleri, tepkileri nelerdi? Hiç bilmedikleri bir coğrafyada yürürlerken, el değmemiş gür ormanlardan, tuzaklı, tehlikeli yollardan geçerlerken ne yaptılar? Azgın suları yarıp geçerlerken, karda, soğukta, yağmurda ve açlıkta ne hissettiler, ne yaptılar? Sınırlardan, tehlikeli pusulardan geçerken yoldaşları yanı başlarında vurulup şehit düştüklerinde yaşanılan acılar, düşünceler nelerdi acaba? Can yoldaşlarının ardından verilen intikam ve bağlılık sözlerini yerine getirmenin ağır yükü ve sorumluluğu altında yola devam ederlerken yürekleri nasıl çarpıyordu?
Ancak edebiyat tüm yalınlığı ve sadeliğiyle bu olağanüstü yaşam süreçlerini anlatabilir. Yaşamın ayrıntılarını en güzel ve dokunaklı anlatmak edebiyatın konusudur kuşkusuz. Devrimimiz bu anlamda edebi alanda güçlü çıkışları beklemekte hala. Önderliğin çözümlemelerine dayanarak muazzam gerilla yaşamını mutlaka dev edebiyat eserlerine dönüştürmemiz gerekiyor. Zengin gerilla yaşamı edebiyata sınırsız malzeme sunmuştur. Bu görkemli Kürdistan dağlarında tüm zaman ve mekanlarıyla birlikte gerillanın bir günü bile sayısız roman ve hikaye konusudur. Kürt Halk Önderi Öcalan, geçmiş çözümlemelerde devrimin romanının yazılması, edebiyatının yapılması üzerine değerlendirmeleri, konuşmaları, binlerce diyalog geliştirmesi, bizlere adeta roman taslakları sunması bu yönlü gelişmelerin mesafe alması içindi kuşkusuz. Bu devasa zenginlikte malzemelerden özgür yaşamın edebiyatının yapılacağı günler hiç uzak değil elbette. Edebiyatta, sanatta patlamalar yaşanacaktır mutlaka. Gerillanın, dağ yaşamının, özgürlük savaşının edebi boyutundaki gelişmeler özgür yaşamın inşasının temel kaynaklarından biri olacaktır.

PKK cemaatinin sıcaklığı...


Metina-Kaşura hattında o ilk dönem gerillalarını gören insanlarla karşılaştığımızda sohbetlerimizin konusu bu tarihe kayıyor çoğu kez. Tıpkı geçen günkü sürpriz bir karşılaşmada olduğu gibi… Kaşura’nın Hiror köyünden olup da Derare zomlarında yıllardır çobanlık yapan yaşlı bir adam, arkadaşları ilk kez 1984 yıllarında Beşiri vadisinde gördüğünü söyledi. Arkadaşların sayısını sorduğumda ise çatlamış, sertleşmiş ellerine bakarak birkaç parmağını ancak göstermişti başını sallayarak.
Başka bir gün Boğaza Amedi’ye civarlarında zoma çıkmış yaşlı bir kadın bizi siyah kıl çadırında çaya davet etmişti. Birlikte ikram ettiği bol şekerli çayı yudumlarken “ilk gerillaları bir gece vakti görmüştüm” diyerek konuşmasına başlarken gözleri parlıyordu adeta. “1984 yılında, ben daha yeni gelinken zomda tek başıma olduğum bir gece vakti, köpek havlamasının hemen ardından gerillalar çadırın kapısında dim dik durmuş, müsaade istemişlerdi benden” diyerek ballandıra ballandıra anlatmaya devam etmişti. Arkadaşlara nasıl yemek çıkını hazırladığını, çadırlarında nasıl konuk ettiklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı yaşlı kadın çayını üst üste yudumlarken. Arkadaşların kitap dolu çantaları dikkatini çekmiş, yüklerinin ağırlığı ise şaşırtmış onu o zaman. Ayrıca arkadaşların saygılı, mütevazı ve bilinçli yönlerine de sık sık vurgu yapıyordu ilk gözlemlerini paylaşırken. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuşçasına aralıksız, bir çırpıda söyleyivermişti her şeyi. Yine “PKK cemaatine ta ilk günde, o zamanda, ilk görünüşte kanım ısınıvermişti” derken gülümsüyordu bizlere. Nasırlarla kalınlaşmış ellerini ovarak eşi evde olmamasına rağmen arkadaşları evine almaktan çekinmediğini övünerek anlatıyordu.
Aynı kadın, 95 yılında Sara yoldaşı (Sakine Cansız) Hakkari tepesinden inerken görmüş. Bizi çağırdığı gibi o zaman da arkadaşları çadırına çağırıp çay ikram etmiş. Sara arkadaşın cesur ve dimdik duruşundan, güzel sohbetinden çok etkilenmiş. Ve hala unutmamış. Sara arkadaşdan ahsederken sanki dünmüş gibi anlatıyor, yüzü şekilden şekille bürünüyordu. Bir kendi konuşmalarını bir de Sara arkadaşın konuşmalarını tiyatro oynar gibi anlatıyor, yeniden canlandırıyordu adeta. Tabi Sara arkadaşın şahadetini duyduğunu ve çok ağladığını söylerken gözyaşları yağmur gibi akmıştı.
Evet, bir yandan da Sara arkadaşın anılarıyla doluydu Metina... Sara arkadaş herkeste olduğu gibi Amediyeli bir ananın, zoma çıkmış bir berivan kadının gönlünde de taht kurmuştu... Tüm kadınların dünyasına girebilmişti Sara yoldaş. Bir çay sohbetinden sonra hatır isterken Sara arkadaşın kendisini sıcacık kucaklamasını unutmayan, hala onun sıcak nefesini alnında hisseden bu dağlı kadın, yirmi yıl sonra Sara arkadaşı hala aynı taptaze duygularla anıyordu. Sara arkadaşsız bir PKK’yi başını sallayarak, hayıflanarak, ağıt yakarak, gözyaşı dökerek karşılamıştı o da. Yirmi yıl sonra bile Sara arkadaş için, o büyük devrimci kadın önder için yüreği parçalanan nice kadınlardan biriydi Amediyeli, yaşlı berivan kadın...  DEVAM EDECEK

HELÎN MURAT