İngiltere Gündemi

Londra’da metro çalışanları bir defa daha greve gidiyor. Bu defa iki haftaya yayılacak şekilde toplam 5 günlük bir grev planlanıyor. Yani daha uzun süreli bir ‘sefalet’ Londralıları bekliyor. Toplu taşımanın belkemiği olan metrolar düzgün çalışmadığı zaman işyerlerine gidemeyen insanlar yüzünden sadece başkentin değil neredeyse tüm ülkenin ekonomisi sarsılıyor. İnsan emeğine dayanan kapitalist ekonomi makinası, yakıtı tükeneceğini anlayınca koca bir gürültü eşliğinde uyarı sesleri çıkarmaya başladı bile. Her zamanki gibi medya devreye sokuldu. Şu mesaj tekrarlanıyor sürekli; vergisini veren namuslu birer vatandaş olan sizler kriz bahanesiyle yıllardır maaşınıza zam alamamışken, hatta üstelik enflasyon yüzünden satın alım gücünüz sürekli düşüyorken, neden yıllık maaşı ortalama 50,000 Sterlin olan metro çalışanlarının hakları için mücadele etmesine sempati duyasınız ki?
Oysa aynı medya tarafından başlık olarak sunulan diğer bir haber ise banka yöneticilerinin astronomik rakamlarda bonuslar almaya devam etmesi. Daha önce iflasın eşiğine geldiği için devlet tarafından el konulan ve halen çoğunluk hissesi devlete ait olan RBS bankasının yönetim kurulu, üst düzey yöneticilerine maaşlarının iki katı kadar bonus vererek ödüllendirmek için hükümetten izin istemiş. Geçtiğimiz yıl 8.2 milyar Sterlin zarar eden bu bankanın yönetimi, bu yüksek başarıya sebep olan üst düzey yöneticilerini ödüllendirmek için 576 milyon Sterlinlik bir bütçe ayırmış. Bu paraların kaynağını sormaya gerek yok tabi, vergilerimiz ne güne duruyor.
Bankacıların bol sıfırlı bonusları Avrupa Birliğini bile telaşlandırınca, bonusların yıllık maaşları geçmemesine dair bir yasa çıkarılarak tüm üye ülkelere dikte edilmişti. Hatta o dönemde David Cameron AB’ye karşı sert çıkışlar yaparak bu tip sınırlandırmaların bankacılık sisteminin moralini bozacağını ve kötü etkileyeceğini iddia etmişti. Oysa RBS, maaşların iki katı kadar bonus vermek isteyince hükümet daha önce karşı çıktığı bu Avrupa Birliği talimatını hatırlatarak bu talebi nazikçe reddetti.
Londra belediye başkanı Boris Johnson grevle ilgili fikirleri sorulduğunda, bilet ofislerinin kapatılmasıyla yılda en az 50 milyon Sterlin daha az harcama yapılacağını, bunun sonucunda da biletlerin herkes için daha ucuz olacağını iddia etmişti. Yani bir nevi metro işçilerinin halkın parasına ipotek koymaya çalıştığını söyledi. Oysa bu para hiçbir zaman halka iade edilmedi, bilet fiyatları sürekli olarak artışta ve bunun karşılığında bankacıların halktan çaldığı paralar ise sürekli katlanarak artıyor. Yani sistem tam tıkırında.
Grev, işlerini ve sosyal haklarını korumak isteyen taşımacılık işçileri için haklı bir talep tabi ki. İyi bir sendikal örgütlülüğü olan ve grev yapmaktan çekinmeyen metro işçilerinin maaşlarının, çoktan özelleştirilerek parsellenen şehir içi otobüs şoförlerinin maaşlarından en az iki kat fazla olması da yine bu direnişin bir sonucu. Fakat bunca adaletsizliğin yaşandığı bir sistemde çözümü emek tabanlı sendikal bir mücadeleye indirgemek de yeterli değil elbette. Hatta böyle olursa Kapitalist sistem bunu zor kullanarak bastırabilir, ki halkın grev yapan emekçilerle karşı karşıya getirilmeye çalışılması böyle bir çabaya tekabül ediyor.
Soğuk savaşın yaşandığı çift kutuplu dönemde kendi halklarının komünizm fikrine yakınlaşmasını önleyebilmek adına birçok sosyal hakları adeta rüşvet olarak sunan batı dünyası, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte artık kaşıkla verdiği bu kazanımları kepçeyle geri almaya başladı. Buna karşı koymaya çalışan bazı emek sendikaları ise, büyük etki bırakan bazı direnişlerle haklarını korumayı deniyorlar. Ama ne yazık ki toplumun geri kalanına yayılan geni çaplı bir direniş olmadığı sürece emek platformunun sistemin saldırıları sonucu marjinal duruma düşürülmesi kaçınılmaz olacak.