NİLGÜN YELPAZE
Fransız sinemasının önde gelen isimlerinden ve dünyanın en üretken feminist yönetmenlerinden biri olan Agnès Varda’nın son filmi “Varda par Agnès” Çarşamba günü 69. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde galasını yaptı. Yarışma bölümünde gösterilen ancak Altın Ayı için yarışacak filmler arasında yer almayan filmin gösteriminden önce efsanevi yönetmene her yıl onur ödülü amacıyla farklı bir yönetmene verilen Berlinale Camera ödülü takdim edildi. Seyircinin Agnès Varda’ya ilgisi ise yoğundu, hem filmden önce hem de filmden sonra dakikalarca alkışlandı.
Fotoğrafçı olarak başladığı kariyerinde ilk sinema filmini çektiği 1951 yılından itibaren sayısız filme ve görsel sanat projesine imza atan ve şu anda 91 yaşında olan Agnès bu filmiyle kendi hayatını ve filmlerini akıcı bir öyküyle seyirciye anlatıyor. Bir özgeçmiş, ama kronolojik değil, temalar üzerinden, tıpkı örgü örmek gibi farklı ipleri birbirine bağlayarak yapıyor bunu. Ortaya çıkan mor yün şalı boynumuza sarıp bu güç odaklı sinema sektöründe bizi koruması için bir pelerin olarak kullanabilelim diye.
Bir veda filmi
Her ne kadar hiç kimse böyle bir olasılığı aklına getirmek istemese de Agnès Varda bu filmiyle izleyiciye veda ediyor gibi bir hal içerisinde. Filmin içerisinde başka bir projesinde erken yaşta hayatını kaybeden arkadaşı için hazırladığı vedayı anlatırken ve plajda sisler üzerinde, kumun, suyun ve gökyüzünün içerisinde kaybolurken Agnès’in dünyaya bırakmak istediği izin berraklığı ve ferahlığı düşüyor aklınıza. Dalgalar ve kumun akıcılığı ve şekil değiştirmesi belki de onun için hatırlama ve hatırlanma biçimlerine bir referans. Ya da sevgili aile kedisi için hazırlanan anıt mezarda gösterilen görüntüler üzerine konuşan çocukların “ölüm üzgün bir şey ama bu mezarlık mutlu renklerden oluşan komik bir yer” demesinin yüreğimizde onu nasıl hatırlamamız gerektiğini şimdiden bize söylemesi gibi.
O ben bir öğretmen değilim dese de bize hep yol gösterdi çünkü. Yine de 91 yaşında olması ve bu temaların korkusuzca üzerine gitmesi, bu yazının dünyanın en üretken kadın yönetmeninin daha fazla film yapmayacağı düşüncesi hakkında bir yazı olması anlamına gelmiyor. Çünkü Agnès’in ne yapacağı belli olmaz ve henüz önünde yapacak sayısız film onu bekliyor olabilir. Kim bilir belki bugün ona ilham veren bir konuda çalışmaya başlamıştır bile. Çünkü o filmde de bahsettiği gibi kendisi dışındaki insanların hikâyelerini izliyor, onlardan etkileniyor ve gerçek insanlar hakkında filmler yapmak istiyor. Kendi hayatını bir film yapmak için döndüğü çocukluk evinde, o filmi bir kenara bırakıp, evin yeni sakinleri olan ve oyuncak tren koleksiyonu yapan bir çift hakkında yepyeni bir belgesel yapıyor.
Yüzyılın en iyi yönetmenlerinden
Agnès Varda’yı bitmek tükenmek bilmeyen merakı, yaratıcılığı, görme ve göstermekteki dâhiyane ustalığı dışında özel kılan şey onun kadınlarla birlikte ve kadınlar hakkında ortaya çıkardığı işler. Kadınların Berlinale’de 2019 yılında ilk defa yüzde 40 oranında temsil edildiği, diğer festivallerde ise henüz bu noktaya bile gelmediği düşünüldüğünde 1950’lerden itibaren kendisini bir yönetmen olarak var etme mücadelesinde Agnès’in karşılaştığı zorlukları hayal etmek güç değil. Ancak herkesin zayıflık atfettiği kadınlığı onun sinemasının en büyük güç kaynağı. Çünkü o görülmeyeni gören, detaylara, hislere, kadınların belli anlarda hissettiği en küçük hislere, bir anlık bakışa, bir davranışa son derece hakim olan bir cadı. Agnès Varda bir bilge, sanki her dalı farklı bir insana, farklı bir hikayeye yönelerek uzanan ve kökleri derinliklerde olan bir ağaç. Sinema sektöründeki erkek yoğunluğunun görmek istemediği, üzerinden atladığı bütün o detaylar Agnès Varda’yı günümüzün ve geçtiğimiz yüzyılın en iyi yönetmenlerinden biri yaparak bütün kadınların intikamını alıyor belki de.
Bir ihtimal daha var
Film yapım süreçlerinde başvurduğu yöntemler ve hangi niyetlerle film çektiği konusunda sırrını paylaşmış Agnès Varda bu filmiyle. Empati ve sevgiyle film yaptığını, neyin filmini yapıyorsa onun yol gösterici olması gerektiğini söylüyor. Feminist mücadelenin bir şarkı olduğunu hayal etmesiyle birlikte o şarkı karakterin dudaklarından dökülmeye başlıyor, her yıl tonlarca patatesin telef edilmesi ve bunları toplayan insanlar hakkında film yaparken birden kalp şekilli patateslerin peşine düşüyor. Tıpkı Ursula K. Le Guin’in kitaplarıyla yarattığı dünyalar gibi, Agnès’in filmleri de bize bir ihtimalin kapısını aralıyor, ama bu gün, burada, şu anda, var olanın içerisinde. Bu iki güçlü kadının birbirine sandığımızdan çok benzerliği var belki de. Kapısını araladığı ihtimal ise, kadınları erkeklerin bakışı içerisinden değil kendi varlıklarıyla ve kendi öz güçleriyle görme, duyma ve tanıma ihtimali. Çünkü biraz gözümüzle gördüğümüz biraz da bir duygu, bir renk, bir an olarak hissettiğimiz bu var oluşun kendisi, şu ana kadar duyduğumuz bütün hikâyeleri unutturmaya ve kendi şarkımızı tutturmaya yeter de artar bile.
Kendisini neşeli bir feminist olarak tanımlayan Agnès Varda filminde, insanın film yapması için ilk önce bir bakış açısı olması gerektiğini söylüyor ve hatırlama yükümlülüğümüzü bize hatırlatıyor. İmajların giderek kısaldığı, çoğaldığı, bir karmaşa şeklinde üzerimize geldiği günümüzde onun filmlerinden kesitler görerek hatırlamak, bu filmlerden kesitleri genç kuşaklara göstererek baştan izleme hevesi uyandırmak kadınların sinema yapmaya devam etmesi için cadı Agnès’in bize ekrandan iki saat boyunca yaptığı bir büyü değilse nedir?