Bugün kapitalizm insanlığın yüzyıllar boyunca yarattığı bütün değerleri metalaştırarak paylaşılan değil alınıp satılabilen bir meta haline getirmiştir. Bu metalaştırmadan sanat da payını almış, sanatçılar toplumla duygusal bağ kuran, duygularını paylaşan insanlar değil meta üreticileri olarak görülmüş ve tüm sanatsal organizasyonlar bu satın alınma ilişkisi içinde örgütlendirilerek sanatçıların emeği üzerinde büyük bir sömürü çarkı oluşturulmuştur. Bundan daha vahim olanı toplumla sanatçı arasındaki duygusal bağ ve paylaşım bir üretici müşteri ilişkisinin endüstriyel soğukluğuna indirgenerek sanatçının kendini temel var etme ve anlamlandırmada toplumla kurduğu bağ parçalanmıştır. Bugün ülkemizde ve dünyada sanatın yaşadığı krizin, sürekli kendini tekrar etme açmazının, üretimde yaşadığı kısırlığın en büyük nedeni halkla sanatçı arasındaki bu güçlü bağın ciddi darbeler almış olmasıdır.
Ürettiğimiz, emekçisi olduğumuz sanatsal ürünlerin, endüstrileşen kültür ve metalaşan sanata karşı toplumsallaşan; elitleşen, bireycileşen sanata karşı halklaşarak içinde yaşadığı toplumun sorunlarını tespit edebilen, çıkış yolları önerebilen ve bunu yaparken coğrafyamızda yaşam bulan tüm kültürlerden, dillerden, dinlerden, halklardan gücünü alan bir örgütlülüğün yaratılmasına öncülük etmesi başarmanın olmazsa olmazıdır. Kapitalist modernite, unutulmamalıdır ki asıl gücünü halkların, ezilenlerin dağınık, örgütsüz, parçalı duruşundan almaktadır.
Tarih boyunca halklar ve kültürler bahçesi olmuş, büyük uygarlıkların, insani büyük değerlerin ortaya çıkarıldığı, üretildiği Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında yetişmiş, bu kültürel değerlerden beslenmiş ve bu zenginliğin mirasçısı olmuş sanatçılar olarak bizlere düşen sorumluluk savaşlarla, bitmek tükenmek bilmeyen kar hırsıyla halklarımızın birbirine kırdırılmasına, coğrafyamızın tarihi ve kültürel zenginliklerinin talan edilmesine, eko sistemimizin tahrip edilmesiyle geri dönüşü imkansız bir cehenneme sürüklenmek istenen yaşamımıza umut tohumları ekerek, topluma yeni cennet vaat etmek ve bu cennetin inşasının estetik emekçileri olmak üzere bir araya gelmektir. Halklarımızın cevheri değerlerinden doğan sanatımızın ve birlikteliğimizin gücü karşısında hiç bir çürümenin, hiç bir iktidar odağının yaşamımıza musallat olması mümkün değildir. Coğrafyamızın tüm yaralarını, halklarımızın tüm ağrılarını sanatın sağaltıcı, birleştirici, rahman ve rahim sevdasıyla sarabilir iyileştirebiliriz.
Onurlu ve insani bir yaşamı yaratmak için birlikte üretmenin, birlikte direnmenin, birlikte paylaşmanın gerekliliği belki de tarihte hiç olmadığı kadar bir fırsat ve zorunluluk olarak önümüze gelmiş bulunmaktadır. Sorunlarımızın kökeni, nedenleri, kaynağı birdir, çözüm yollarımız ortaktır ve ortaklaşmaktan geçmektedir. Birlikteliğimiz önündeki tüm önyargı duvarlarını, ortaklaşmamız önündeki tüm suni engelleri kaldırma ve toplumumuza, çağımıza bir umut, bir çağrı olma zamanıdır. Bu birlikteliğimizden halklarımız, kültürlerimiz kazanacak; dünya ve insanlık kazanacaktır. Halklarımızın, kültürlerimizin, insani, evrensel değerlerin hakikatini aramak, toplumu özgürleşme arayışına çağırmak birlikteliğimizin temel asgari müşterekleridir.
Ağrının ve sevdanın ortaklığı
Sanat, devlet ve her türlü iktidarın elinde binlerce yıldır gerçekliği ters yüz ederek, zulüm baskı ve sömürüsünü estetize etme yoluyla incelterek çevrenin, emeğin, halkların demokratik birlik ve eşitlikçi, ortakçı anlam inşa etme çabalarının önüne görülmeyen bir set çekmede oldukça başarılı bir şekilde kullanılmıştır. İnsanlığı ve uygarlığı, iktidarı ve devleti merkez alarak anlatan bu sanatsal anlam kurma biçimi denebilir ki egemen güçlerin kendilerini tarih boyunca yeniden üretebilmelerinin, halklar üzerinde egemenliklerini sürdürebilmelerinin en güçlü aygıtı olarak işlev görmüştür. Buna karşın tarih boyunca sanatçılar hep halkların, ezilenlerin, mazlum ve mağdurların yanında saf tutarak zulme karşı durmuş, güç sahiplerinin zengin ve şatafatlı sofralarına değil halkların yoksul sofrasına oturmayı tercih etmişlerdir. Pir Sultan Abdal'dan Dadaloğlu'na, Victor Jara'dan Nazım Hikmet'e, Cegerxwîn'den Yılmaz Güney'e uzanan yüce gönüllü sanat ve tevazu emekçileri yoksulların sofrasından beslenmiş, bir çocuğun gözyaşlarından, bir kadının karşılıksız ve ağrılı sevdasından ilham alarak üretmişlerdir.