Bilmenin ağrısı asılı boynumuzda. Biliyorken susmanın, biliyorken öylece bir şey yapmadan durmanın utancıyla eğiliyor bir yere değdirmekten korkan gözlerimizi orta yerinde taşıyan başımız. Sesini duyduk bombaların ama sustuk. Duyduk tunçtan çağrısını Mehmet’in Cizre’nin vahşet bodrumlarından yükselen. Ama sustuk. Sustukça susadık, kendi kanımızı içmeye bedellendik. Bütün gücüyle üflerken Sur’a yüzlerce İsrafil’e bedel özgürlük aşkıyla tutuşmuş genç bedenler bir uçurum gibi sustuk iç karanlığımızın kör kuyularında.
Ne yana dönsek yalnızız artık, ne yana dönsek terk edilmiş. Ne yana dönsek savunmasızız ne yana dönsek sustasız. Suskunluğumuza, paylaşacak dost bulamayan sözsüzlüğümüzü örtmeye kanaviçeli edalar, kibirli sedalar ısmarlıyoruz. Ağız kenarlarımıza iliştirilmiş gülüşler, avuç içinde yürek sıcağını taşımayan el sıkışmalarla buluşuyor bedenlerimiz birbiriyle her gün bir yerlerde. Ruhlarımız kim bilir hangi alışveriş merkezinde hangi ışıltılı reklamın ısmarladığı yüzde bilmem kaç indirimli bedenler ararken kendine, hiçbir varsıllığın doyuramayacağı ebedi bir açlığa mahkûm edilmiş bedenlerimiz bir alana bir bedava kampanyalarından satın alınan ruhları iğfal etme telaşındadır. Biliyorduk sustuk. Biliyorduk sustuk, biliyorduk devinmedi bir itirazın itkisiyle bedenlerimiz.
Ne ağız dolusu gülmek mümkün artı ne yürek dolusu ağlamak. Ne sevdalanmak saç telinden ayak tırnağına yayılan bir sızıyla, ne ayrılığın acısını demlendirmek yüreğinde bir derviş sabrıyla. Ne geçmişle bağlamak kendini ne de yarın umuduyla. Yalnız ve yalnız şimdiyle, şu anla anlamak yaşamı, şimdiye sığdırmak varoluşu. "Geçmiş bir yük, gelecek yalnızca bir fantezi”dir mottosuyla tarihsiz ve yarınsız bırakmak kendini. Benliği, bencilliği, bireyciliği, toplum dışılığı, yaşamı akıllıca kurmanın değerleri olarak başucuna asılı aforizmalara dönüştürmek bundan sonra işimiz. Çünkü biliyorduk, sustuk. Gencecik bedenler surum bedenlerine dönüşüp siper olurken tutsaklığımıza biz surlar ördük etrafına tılsımlı kafelerimizin, geniş bulvarlar üstüne kurulu konforlu evlerimizin. Onlar ölüyordu onurluca, biz susayan ruhumuza yeni bir kahve ısmarlıyorduk.
Ne zamandır böyleyiz? Ruhumuzu nerede, ne zaman, hangi savaşta, hangi alışverişte değiş tokuş ettik, ne vakit çaldılar kapitalist pazarın tanrıları, ruhumuzun ateşini? Nasıl da düşkünüyüz köle sevdaların, ağrısız hazların, karanlık ve iltihaplı hesapların. Eksilerek ve ağrıyarak, umut ederek ve ağlayarak, yanarak ve kanayarak kendinden her gün ve yeniden yarattığı bizi, nasıl da eksiltiyoruz kan, irin, sidik kokan hesapların günahkar şiltelerinde.
Oysa anılar ve tarih, umut ve yarının boy verdiği yoldaşlık bahçelerinin davetkar kokusu ne kadar da yanı başımızdaydı, bir mermi sesi uzaklığında. Yoldaşlıktan gayri ne kurtarır, insanlığımıza kurduğumuz karanlık tuzaklardan bizi. Yoldaşlığın ateşinden gayri ne eritir ruhumuzun kıvrımlarındaki buzdan nehirleri.
Ya bildiğimizi inkar etmeden, bildiğimizi birbirimize itiraf ederek birbirimizin ağrıyan gözlerinden, birbirimizin sağaltan sözlerinden yaratacağız yeni yaşamı. Ya yoldaşlarımızın direnerek düştüğü sokalarda bıraktıkları dost yüzlü dost gülücüklerinde demleyeceğiz birlikte yaşamı, ya da dipsiz bir uçuruma düşüşe dönüşecek yaşamımız. Geriye dileyecek tek bir şey kalacak. Bedenimizin bir uçurum dibiyle buluşmasını, ruhumuzun bir kaya parçasında yırtılışını, son kez acıyı hissederek yaşamın bir sona kavuşmasını. Ya kurtuluşun yoldaşça yaşam olduğuna iman edeceğiz ya da ruhlarımız Sisifos tekrarında bir ölümsüzlük azabına mahkum olacak.