Bana bir suret olmayı öğreten tanrı, yazdırdıklarına inanmak istiyorum, dedim dün… Geç saate dek oturdum, bir büyükten az küçük içlendim ve düşünürken tanrının neye benzediğini, yoruldum.
Tanrı sokakları “iyi” ve “güzel” olandan arındırmış, yalnızca kötücül hikâyeler doğuruyor. Sosyal medya bir kuyuya dönüşüyor benim için: Hep biçimsiz haberler, kötü fotoğraflar ve her geçen gün daha fazla yalnızlaşan şiirler… İnsanın insanda bulabileceği her sevgili ifade, suç delili olarak giriyor dosyalara. Sonra oturup bu dosyaları yiyip yutanlar var; bu ifadelerden haber çıkaranlar ve hayatı bozuk bir plak gibi çalanlar var, ömrümüzün kulaklarına…
Rakamlar artık parmakların saymaya yetmediği yerde yaratılıyorlar. O kadar çok insan ölmüş, o kadar çok çocuğa kıyılmış, o kadar çok dil susturulmuş ki…
Sıradan bir çiçeğin açması için dünyanın çektiği çileyi anlatıyor yazarlar. Belki o kuyuların başına toplaşan bizler, daha temiz bir yarın için kuyunun kusmasına burun tıkayamayacağız bir süre daha… Kokusu ya da kokmuşluğu bir süre daha çileden çıkaracak bizi, en yakınımızdakine nefretle bakacağız, hırsımız öne geçecek ve öldürüp tahammülsüz kaldığımızı, kuyuya atacağız…
Minik diktatörler doğurmaya devam edecek kadınlar, kendilerini boğduracaklar sonra bu biçimsiz varlıklara.
Ayrıntılardan kurulan hayatlar bir bir sıradanlaşacak. Sıradanlık bir yaşam biçimi halini aldıkça ayrıntılar daha da çoğalacak.
Filmlerden geçiyorum, şu belgesel olanlarından… Kitap okur gibi, hayat hikâyelerinden… Çocuk gelinlerden söz ediyorlar, askerlikten kaçmaktan ve askerlikte kaçırılan akıllardan… Hiçbir kepe girmeyen kafalardan, silahla poz verip, ailesine “kahraman”lık sırıtışı gönderemeyenlerden…
Kumalıktan, kumalığın bir sözcük olmaktan çoktan çıktığından… Ben sevdiğimi bir başkasıyla düşünemezken mesela, bir başkasıyla aynı evin içinde yaşlanıp ölmek zorunda kalanlardan…
Eziyetin fotoğrafından geçiyorum; yaşlıya, engelliye, bebeklere, kimsesizlere… İşte… Bu öldürürcesine sahiplenme, bir devlet emri, yasası yarasa olan bir ana… Sahiplenmenin bu denli devlet olduğu yerde, ne kadar çok yetim ve öksüz kaldığımızı düşünmekten geçiyorum…
Gereksiz bir merak ve gereksiz bir dua… İnsan yaptığı seçimlerin ürünüydü oysa. Kaybolma bir seçim olabilir mi, asla! Kaybedilmenin efsanesi şehirlerden çıktı, ülkeleri aştı, sınır boylarında dolaştı ve hala tam olarak anlaşılabilmiş değilken daha…
Biliyorum, bu ülke ve bu ülkenin insanları, o kuyu başında yitirdikleri geçmişlerine bakıyor ve anlamaya çalışıyorlar. Öfke, nefret ve kin pıhtısına dönmüş hayallerinin yamuk haritasından kendilerini duymaya, kendilerine duyurmaya çalışıyorlar…
O nedenle anneler “çocuklara genetik test” öneren adamları doğuruyor ve salıyor sokaklara… O nedenle verdikleri kararın can yakıcılığına “tatmin olmadım ama yasa böyle” diyen adam ve kadınları savcı ve hâkim kılığında dikiyorlar karşımıza.
O nedenle 5 yıllık bir dava, memurun güvenilirlik testinden sınıfta kalıyor.
O nedenle iki kez tecavüze uğramış bir kız çocuğuna bir de yasalar tecavüz ediyor.
 O kuyu başlarında bekleyenler, tatminsizliklerini arıyor ve ona ağlıyor. Tanrıya kaldırılan eller, dualar ve yarına dair meraklar, tatmin olmaya dairdir o nedenle…
Biliyorum, kimsenin duaları merak etmediğini…
Emin ol, ben de etmiyorum…