Şaşırdım açıkçası. Çünkü, zihnini biraz zorlayıp bu devletin zulümlerini anımsayabilen hiç kimse, bu ödülün demokrasiye ya da insanlığa adım olsun diye verildiğine Gülten kadar kani olamaz. Hele demokrasi ya da insanlık değerlerinin verilen ödüllerle kazanıldığı bir yer yokken dünya üzerinde.
Bu ödülü zalimden mazluma "vefa ve selam" olarak kabul etmekse, daha da şaşırtıcı aslında. Bırakın etraflıca düşünmeyi, içinize bakın, yüreğinizden yükselen sese kulak verin. Duyacaksınız eminim. Şöyle diyor; "bu ödülü verenler Ahmet Kaya’nın "katilleriyse", bu hiç olmaz. Ahmet Kaya’ya yapılanların hesabı verilmemişse, bu hiç olmaz. Ödülü veren, hala insanları, insani değerleri katletmeye devam eden, Kürtlere zulmetmekten bir an olsun vazgeçmeyen bir devletse, bu hiç olmaz."
Çünkü, geçmişte işlediği hiçbir suçun hesabını vermeyen, suçluları belediye başkanı, milletvekili hatta bakan yapan, "yargılamak" zorunda kaldığı darbecileri yedi yıldızlı otellerin süitlerinde yaşatan, 12 Eylül darbe anayasasının değiştirilmesinin önünü tıkayan, hakları ve özgürlükleri için sokağa çıkan gencecik insanları öldürmeye devam eden bir devletin vefasından söz edilemez. Kaldı ki, 28 Aralık 2011'de Roboskî’de 34 insanı katletmekle kalmayıp, katillerini de halen saklayan bir devletin ödülü serinletebilir mi yüreklerdeki o büyük acıyı? Ve kimin hakkı var, zulüm gören bir kimsenin adına zalimin selamını kabul etmeye?
Çünkü biliriz ki, bu devlet, demokrasi ya da insanlık değerleri için değil ama kirli yüzünü, zalimliğini saklamak için sahneler bu oyunları. Nasıl olduğunu görmek için yakınlarda bile pek çok örnek bulursunuz buna. Mesela tarih 20 Temmuz 2010. Partisinin grup toplantısında Necdet Adalı’nın idamına gözyaşı döken Başbakan’ı hatırlarsınız. Kaldı ki, Erdal Eren için eyvahlanmalarının haddi hesabı yok zaten. Mesela tarih 6 Şubat 2011, yine Başbakan, başbakanlık ofisinde Cumartesi Anneleri ile görüşmüş, onların acılarına da ağlanmıştı. Şimdi de Ahmet Kaya’ya ödül verdi… Ve değişen bir şey olmadı insanlık adına.
Yine Gülten’in konuşmasından: Ahmet Kaya Paris’te yaşadığı fiili sürgün zamanlarında sesini ülkesine duyurmak istemiş ve şöyle demiş: "…Ben kendisine sadakat göstermesini isteyecek tüm sistemleri reddedecek kadar özgür biriyim. Hukuk tarihi beni yargılayan ve bana ceza verenleri kendi gurur tablosuna tabii ki eklemeyecektir."
Şundan eminim, bunları diyen Ahmet Kaya, verilen bu devlet ödülünü reddederdi. Kardeşleri zulüm altındayken, zalimin vefa yalanına inanmaz, selamını elinin tersiyle iterdi. Düşündüğünü söylerdi o salonda ama o ödülü almaz, zalimin maskesini indirirdi yüzünden…
Ne düşündü Gülten Kaya bilmiyorum, ama, o ödülü alarak Ahmet Kaya’nın özgür ruhunda bir yara açtı. Ah Gülten Ah!
Ah Gülten ah!
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün, müzik alanında Ahmet Kaya'ya verileceği, 28 Ekim’de açıklanmıştı. Ve Gülten Kaya, bu ödülü 24 Aralık tarihinde yapılan bir törende Cumhurbaşkanı’nın elinden aldı. Bu ödülü alırken Gülten ne düşünmüştür bilemiyorum. Ama medyaya yansıyan konuşmasında; "Bana düşen, onu etkileyen, sarsan, var eden, ona şarkı yazdıran değerler adına bu ödülü almaktır. Onun kurduğu insanlık düşüne, değiştirmek istediği ve özlediği dünyaya bu ödülle tek bir adımla yaklaşıyorsak, bundan eşim adına da kendi adıma da onur duyarım. Bu nedenle ben bu ödülü onun değerlerini, bu topraklarda yaşamış ve onun gibi incitilmiş, kırılmış tüm kadim kültürlere eşim şahsında bir vefa selamı olarak algılayıp 'Aleykümselam', bizden de 'merhaba' demeye geldim" demiş.