‘’Çay ister misin Bekir dayı?“ dedi kahvehanenin sahibi, kibar bir sesle. Okunan gazeteye pür dikkat kesilen Bekir, kahvecinin sesini duyamamıştı. İkinci seslenişte ancak duyabilmişti. Kulakları da ağırlaşmış, iyi duymuyordu. Ama Bekir’in duymamasına sebep olan, gazetede okunan bir haberin hayli ilgisini çekmiş olmasıydı.
Sıvası dökük, kirli duvar taşları ve duvarda çerçeveye alınmış bir Kuran yazısı altındaki masanın etrafına oturmuşlardı. Gazeteyi yakın dostu Hasan okuyordu. Okuması pek iyi olmadığından sık sık tekrarlatıyorlardı etrafındakiler. Masanın diğer ucunda oturan Rüstem;
„Orası tam anlaşılmadı Hasan, tekrarla.“
Bu kez ses tonunu biraz yükselten Hasan, daha vurgulu okumaya başladı.
„Heybeliada’daki Ruhban Okulu kısa bir süre içinde açılabilir…“
Gerisini duyamaz olmuştu Bekir. „Açılabilir“ sözü beyninde dolaşıp duruyordu. Yüreğinin sıkıştığını hissediyordu. Hafiften ter basmıştı vücudunu. Cebinden çıkardığı mendille, boynunda biriken teri sildi usulca.
„Hiçbir şey yapamazlar, açtıramazlar bu okulu.“
„Şu gavurların yaptığına bak hele, nasıl da ortalığı karıştırıyorlar?“
„Her bir şeyi yaptırmıyorlar mı, göreceksiniz bunu da yaptıracaklar.“
Biri dışında hepsi öfkeliydi bu habere. O da Bekir’di. Pek belli etmemeye çalışsa da sevincini, ışıl ışıl olmaya başlamıştı gözleri. Mimiklerinden korkmaya başlamıştı sevincini ele verecekler diye. Dışarı çıkmaya karar verdi. Yerinden kıpırdanıp kalkmaya hazırlanıyordu ki, dostu Hasan;
„Hayrola Bekir, nereye?“ dedi şaşkınlıkla.
„Hiç, canım biraz hava almak istiyor“ diye cevap verdi.
„Daha önce hiç böyle yapmazdın. Canını sıkan bir şey mi var?“
Hasan’ın dediği gibi daha önce pek böyle yapmamıştı. Zamanın bir bölümünü kahvede geçirirdi. Sıkıntı ne kelime, içindeki fırtınayı nereden bilebilirdi yanındakiler?
„Hayır, hayır, canımı sıkan bir şey yok“ dedi ve ekledi. „Biraz temiz hava alacağım.“
Sevinç gözyaşları sokağa çıktığında akmaya başlamıştı Bekir’in. İnanamıyordu bu habere. Hemen bir sigara çıkarıp yakmaya çalıştı. Elleri titriyordu. Öyle ki paketteki bir-iki sigara yere düşmüştü. Vazgeçti sigara içmekten. Nasıl yürüdüğünün farkında değildi. On beş yaşındaki bir genç gibi sekiyordu. İçinde sevinç fırtınaları esiyordu. Bazen volkan oluyor tüm damarlarında geziniyordu. „Demek ki açılacak“ diyordu kısık ses tonuyla yürürken. Mutluluktan sokağın başına nasıl vardığını anlayamadı. Soluklanmak için kaldırıma oturdu. Ve elli yıl önce öğrencisi olduğu Heybeliada Ruhban Okulu’ndaki öğrencilik günlerini anımsadı. Bir hüzün bulutu buğulu gözlerine aksetti. Film seyreder gibi geçmişi gözlerinin önünden aktı gitti…
Adı Antov’du. Ve hikayesi şöyle başlıyordu...
„Bak oğlum, şu gördüğün tüm güzelliklerin yapımında bizim hünerli ellerimizin payı vardır. Tüm bunları biz yarattık“ diyen Rum bir baba ve annenin tek evladıydı Antov. Varlıklı bir adamdı Antov’un babası. Kuyumculuğun yanında mimarlık da yapıyordu. İki katlı evlerinin avlusuna güzel bir havuz, havuzun içine de bir kadın heykeli yapmıştı. Antov zamanının çoğunu bu havuzun başında geçirir, babasının yaptığı heykele saatlerce bakardı. Annesine benzerdi kadın heykeli. Zaten babası da Antov’un annesi için yaptırmıştı. Daha küçük yaşlarda okuması için Ruhban Okulu’na gönderilmişti Antov. En güzel günleri bu okulda geçmişti.
Daha on birindeydi Antov, kara bulutlar İstanbul’un göğünde toplandığında. Dükkanlar ve evler yağmalandığında, aile albümünü vermemek için ölümü bile göze alan annesinin elbiseleri parçalandığında oradaydı Antov. Hayatı boyunca unutamayacağı bu görüntüler, bir kabus gibi cereyan ediyordu gözlerinin önünde. Sokağa çıktığında evlerden alınan eşyaları taşıyan kalabalığı hiç unutmayacaktı Antov. Tüm bu yapılanları kaldırmamıştı babası. Bir süre sonra kahırdan ölmüştü. Bir başlarına kalmışlardı annesiyle. Kocasının ölümünden sonra yavaş yavaş akıl sağlığını yitiren annesi ölümü seçmişti. Bu kadar küçük yaşta, bu büyük acılar ağır gelmişti Antov’a. Artık yalnız başınaydı. Ve bir süre sonra onu yatılı okula vermişti devlet. Adını da Bekir diye değiştirmişti. Gel zaman git zaman, büyüyen Antov, bir türlü doğup büyüdüğü semtini terk edememişti.
İki katlı, eski ahşap bir evde yaşıyordu Antov. Ayakkabı tamirciliği yaparak geçimini sağlıyordu. Zamanının çoğunu ya annesinin tüm eşyaları arasından kurtardığı aile albümüne bakarak ya çocukluğunun geçtiği sokakları gezerek ya da kahvehanede geçiriyordu. Bir gün arkadaşı Hasan;
„Ne buluyorsun bu sokakları her gün defalarca gezmekte? Hem kendini hem de beni yoruyorsun“ demişti. O da şöyle cevap vermişti;
„Huzur buluyorum…“ Cevabı kısaydı. Anlamlıydı. Dediği gibi huzuru ya albüme bakarak ya da anılarının sokaklarını gezmekte buluyordu.
Doğup büyüdüğü ev yerli yerindeydi. Her gün evlerinin önünden geçiyordu. „Kapısı açık olsa da içerisini görebilsem…“ diye dua ediyordu. Bir gün açık halde bulmuştu evin kapısını. Kısa bir tereddütten sonra kapı aralığından içeriye baktı. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Her adım atışında yüreği daha hızlı çarpıyordu. Beynindeki ses ona „Dur!“ diye emretti. Durdu. İçeriye girip girmeme arasında bir hayli bocaladı. O korkunç olaylardan sonra ilk kez görecekti evlerinin içini, avlusunu… Neden sonra ayakları yavaş yavaş içeri çekti onu. Gözlerini kapadı ve avluya girdi yavaşça. Durdu. Gözlerini açmaya korkuyordu. Bilmiyordu da neden korktuğunu. Bir hüzün sağanağı gelip yüreğinin kıyılarını dövmeye başladı. Açtı gözlerini. Bir süre gözlerini avlunun çevresinde dolaştırdı. Haraptı avlunun hali. Hiç bakım yapılmamıştı. Gene de nemli gözlerle avlunun her bir tarafına dokundu. Annesinin onu yemeğe çağıran sesini duyar gibi oldu. Kalp atışları hızlandı. Az sonra havuz ve kadın heykeli girdi görüş mesafesine. Avlunun her taşına sinen çocukluğunun anıları, en çok havuz ve kadın heykeline sirayet etmişti.
Ağır adımlarla havuza yöneldi. Sanki bir çocuk gibi havuzun taşlarına dokunarak dolanmaya başladı. Dokunduğu anılarıydı. Her dokunuş bir parça koparıyordu yüreğinden. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Az sonra, çocukluğunda yaptığı gibi, heykelin karşısına geçince durdu. İzlemeye başladı. İzlediği annesiydi. Gözleri doldu. Bir yumru gelip boğazına dayandı. Annesini ne kadar özlediğini fark etti. Annesi kendisini boşluğa bıraktığında ellerini tutamadığı için yıllarca suçlamıştı kendisini. Annesinin sokak ortasında cansız duran bedeni geldi gözlerinin önüne. Birkaç damla gözyaşı havuzun suyuyla birleşti. Çevresine toplanan ev sahiplerinin gürültüsü onu şimdiki zamana getirmişti. Şaşkındı ev sahipleri. O ise soğukkanlıydı. Hikayesini anlattı onlara. Kızmadılar ona, ama bir daha buraya gelmemesi için de uyarmayı ihmal etmediler.
Arkadaşlarının hiçbiri onun Rum olduğunu bilmiyordu. „Sırrını“ kimseye söylememişti. Bazen kahvedeki tartışmalara kızar, „Ulan ne atıp tutuyorsunuz? Tüm bu güzelliklerin gerçek sahibi bizdik. Tüm bunları dedelerim yaptı. Siz ne yaptınız? Gelip el koydunuz, çaldınız…“ demek isterdi. Söyleyemezdi. Korkardı. Daha iki yıl önce öldürülen gazeteci gelirdi gözlerinin önüne. „Konuşsam, haykırsam gerçekleri, komazlar beni burada, söküp atarlar çocukluğumun sokaklarından“ derdi.
Altmışlarındaydı Antov. Kırlaşmıştı saçları. Hiç evlenmemişti. Ona hayata bağlayan sokaklarıydı. Buradan ayrılsa bir gün dahi yaşayamayacağını biliyordu. Hayat sadece çocukluğunun sokaklarıyla güzel ve anlamlıydı Antov için, acıları hala dün gibi taptazeyken bile…
Kahvehaneden içeri girdiğinde tekrar Bekir olmuştu Antov. Sandalyeye yerleşirken aklındaki tek şey, Ruhban Okulu’nu tekrar görmekti.
Gaziantep H Tipi Cezaevi
A.HALİM ÖZDEMİR: Antov