"Bir zamanlar meydan okumak isterdim

Kaç meydanını okudum da bu hayatın

Yalnızca iki harf öğrendim:

A

H!"

Didem Madak gibi, bodrumda bir dairede, güneşi kör, kulağı sessiz bir dünyanın kiracısıyım şimdi.

Yastayım ve duyduğum tüm ahh’ları Didem Madak’tan bilecek kadar, karanlıktayım.

O da öyle gülüşünü dolayıp bir hastalığa ıssızlaştırmıştı hayatımızı.

Şu güzel fotoğrafta neşeli kalan çocuklar gibi...

***

Öyle, yapışıp kalmak olmaz hayata. Küçük hikayeciklerin toplamı bellediğimiz hayatın kolu kırılsa ruhumuzun yangınından bileceğiz ya, bir yara gibi ensesindeyiz hayatın. Arada, küçük hikayeleri bırakıp çıkmak lazım. Ama zamanında ama doğru adımlarla.

Gitmeyi bilmeyenler ile vakitsiz gidenler arasında sıkışıp kalmışız. Hayat buna acı diyor, tanım kitabında. Sevdiklerimizi en çok giderken sevdiğimizi daha bir anlıyoruz işte bunun adı "ölüm" diye yazıyor kitapta.

Yaşarken hatrını paspas ettiklerimize güzellemeler diziyoruz son yolculuğunda.

Nedamet getirmemiz gerekiyor bazen. Durup sessiz beklemek ve gideni anlamak için oturup bir çay içmek, o sırtını dönmüş tercihli yola direksiyon kırarken, eyvah, geçmiş olsun zamana…

"Ben bu hikâyeden sessiz sedasız nasıl çıkıp gideceğim?" diyor biri. Güzel. Gitmiyorsun zaten, hikaye seni parantezin içine alıp bazen dışında tutarak, sürüklüyor peşi sıra. Bunu yazdığın andan beri gizli öznesin bu kurguda.

"İnsanlar için dualar ve beddualar icat etmekten başka

Ne yapabiliriz Zeyna?"

Ben böyle lekeli nasıl yaşarım bu ülkede

Nasıl arkadaş edinirim, leke her yıl büyüdükçe

Bir zaman sonra tüm bedenim bir lekeye dönünce

Ben böyle nasıl iz bırakırım kendime?

Bugün ve bundan sonraki tüm gülüşler adına hep siyahım!