AKP’nin İmralı’daki tecrit politikasını, avukatların ve ailelerin gidişini resmi olarak engellemesi konusunda fikri olmayan bu konuda hiç yazmayan Ahmet Altan, Abdullah Öcalan’ın son aile görüşüne çıkmamasını ‘Apo neden konuşmadı?’ başlığı ile yazdı. Bu yazıda Öcalan’ı sanki çok yakından tanıyor gibi, ‘Benim bildiğim Öcalan’ diyerek yazısını ilerletiyor. 
Ahmet Altan’ın takıntısı bu yazıda da devam ediyor. AKP’nin de korkusu olan “devrimci halk savaşı stratejisi tutmadı, Öcalan bu süreçte sorumluluk almıyor, Öcalan PKK’ye tutum alıyor” gibi zorlama çıkarsamalar yaparak Öcalan gerçeğini, PKK ve Kürtlerin Öcalan ile kurduğu bağı yüzeysel ve AKP’liler gibi ele alıyor. Ahmet Altan, Tayyip Erdoğan’ın Taraf’tan duyduğu rahatsızlığı PKK ve Kürtler üzerinden dengelemeye çalışıyor.  Altan’ın PKK ve Öcalan üzerindeki tezleri Yalçın Akdoğan ve Beşir Atalay’ın tezleri ile aynı. Onlar da ‘biz aileyi götürdük Öcalan görüşmedi’ argümanına sarılıyorlar. Ahmet Altan da. Dolayısıyla İmralı‘daki durum konusunda analiz yapacaksa Ahmet Altan’ın şu temel esasları okuyarak bir tahlil yapması gerekirdi. Temel soru şu: Öcalan görüşe neden çıkmadı? Bu sorunun yanıtlarını bulmak için ise 4 temel soru sormak gerekiyor. Birinci soru, 27 Temmuz 2011’de avukatları ve 12 Ekim 2011’de kardeşi Mehmet Öcalan ile yaptığı son görüşmede Öcalan ne demişti? İkinci soru, bu süreç içerisinde neler oldu? Üçüncü soru, PKK ve Kürt siyaseti bu durumu nasıl değerlendirdi? Dördüncü soru, AKP bu süreçte neler yaptı?
Öcalan 27 Temmuz’da avukatlarıyla yaptığı son görüşmede şunları söyledi:
“Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu şekildeki pozisyonum devlete de, Kürtlere de zarar veriyor. Bu koşullarda barış görüşmesi yapılamaz. Daha fazlasını ayda yılda bir burada bir saat konuşarak mı yapacağım! Ben idare edilecek birisi değilim. Bunu böyle bilsinler. Ben Kürtlerin onuruyla oynanmasına izin vermem, buna hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğim.”
Öcalan şu çarpıcı uyarıyı da yapmıştı:
“Sağlık, güvenlik ve özgür hareket etme. Bu üç şartı sağlayabiliyorlarsa ben devam ederim.”
Öcalan 12 Ekim’deki görüşmesinde kardeşine ise durumu şöyle izah etmişti: “Süreci biz tıkamadık. Türk basını ve köşe yazarları bütün görüşmelerin bizden kaynaklı kesildiğini yazıyor. Süreci biz tıkamadık. Yazarlar doğruları ve gerçekleri yazmalı. Hükümet bütün bu durumdan siyasi rant sağlamaya çalışıyor. Kürtleri bu konseptle yok edemezler. İstedikleri kadar üstümüze geldiler, istedikleri kadar gelseler de Kürtleri bitiremeyecekler. Görüşmelerimizi keserek şantaj yapıyorlar. Bugüne kadar yaptığımız görüşmelerde söylediklerimin aynen arkasındayım.”
İkinci olarak, “bu süreç içerisinde neler oldu? sorusunun yanıtı ise bir hayli ağır. Temmuz 2011’den bu yana yapılan gerilla eylemlerini, askeri operasyonları yaşanan kayıplar, Kandil’de 7, Roboskî’de 34 sivilin uçaklarla bombalanması; kentlerin içine inen çatışmalarla sivil kayıplar, polis, asker, gerilla ölümleri, avukat, gazeteci, siyasetçi, akademisyen, sendikacı tutuklamaları gerçekleşti. AKP, bu sürecin devam ettirilmesi için ısrarlı adımlarla süreci çatışma zemininde tuttu.
Üçüncü olarak, “PKK ve Kürt siyaseti bu durumu nasıl değerlendirdi?” başlığı altında KCK süreci uyarı açıklamaları ve kitlesel tepki eylemleri ile karşılamaya çalıştı. Hava saldırıları, kara operasyonları, uluslararası alandaki saldırı dalgasına karşı ayakta kalarak AKP’nin konseptinin boşa çıkacağını ortaya koydu.
AKP bu süreçte neler yaptı? sorusunun yanıtını Tayyip Erdoğan’ın Meclis grubundaki konuşmalarının özetine bakın, AKP ve Fethullah Gülen medyasının manşetlerine baktığımızda rahatlıkla çözebiliriz. Ahmet Altan bütün bu olup bitenlere cemaat ve AKP penceresinden baktığı için KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın açıklamalarını, Öcalan’ın 40 yıllık mücadele arkadaşı Mustafa Karasu’nun ya da Kürt medyasında bu konuda çıkan yazıları okumadığı için, ya da okuyup anlamadığı için kendisini Kürt politikitasında AKP’ye teslim etmiş durumdadır. Karayılan, “Önderliğimizin geliştirmiş olduğu bu tutum, bu konuda bizi ciddi endişelere sevk etmiştir. Eğer çok zorlayıcı, dayanılmaz koşullar olmasaydı Önderlik böyle bir tutum koymazdı. Demek ki, oradaki koşullar farklılaşmış, ağırlaşmış ve daha tehlikeli bir hale gelmiştir” diyor.
Karasu, Y.Özgür Politika gazetesindeki yazısında “Öcalan’ın görüşe çıkmamasını Kürt Halk Önderinin bu tutumu sadece cezaevindeki bir uygulamaya yönelik değildir; doğrudan AKP politikalarına yöneliktir. Görüşe çıkmayarak açıkça AKP hükümetine tavır almıştır” sözleri ile yorumluyor.
Bütün olup biteni anlamaya çalışmak açısından bu verilerin önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi biz Öcalan’ın kurduğu ve liderliğini yaptığı örgüte, Öcalan’ın 40 yıllık mücadele arkadaşlarına, Kürt halkının ortaya koyduğu tepkilere göre mi Öcalan’ı anlayacağız yoksa sadece AKP ve cemaat penceresinden bakarak, Kürtlere akıl verip, Öcalan ile Öcalan’ın kurduğu örgüt arasında kendince sonuç çıkarmaya çalışan  Ahmet Altan’ı akılı ile mi?