Benjamin’e göre insan soyunun tarihsel olayları basit bir sürekliliğin içinde gördüğü yerde, “Angelus Novus” tek ve değişmez bir felaket görür; ayaklarının önünde yığılmış tarihin devasa enkazı.

Paul Klee’nin pagan zamanların ilkel mağara çizimlerini andıran naif resimlerinin her birini, Benjamin’in etkileyici yorumu ışığında, estetik bir tarih kurgusu konseptinin tekil okuma parçaları olarak alımlamaya kalkışmak ne ölçüde doğru ve çözümleyici bir yaklaşım olur, hükümde bulunmak güç; ancak araçsal aklın gerçeklik algısını parçalayarak primitif bir insani olanağın soyut imkanlarını yoklayan bu minör ve kırılgan figürlerin önümüzdeki çağlarda da görmesini bilen duyarlı gözü, ilk bakışta değilse de, son bakışta büyülemeye devam edeceğine kuşku yok.    
Ressam Klee’nin Ekim ayının ortalarında Londra’daki Tate Modern galerisinde açılan “Paul Klee: Görünür Kılmak” başlıklı sergisini gezerken, insan modern bir büyücünün refakatinde, kötücül bir kehanetin zaman tünelinde görsel bir yolculuğa çıkıyor sanki. Evet, Klee’nin hamarat fırça darbeleri altında tarihin ana renk ve tonları bir daha bütünlenemez şekilde çatırdayıp dağılıyor. Büyük kurtuluş anlatılarının ve şatafatlı ulusların enkazından yükselen didaktik metafor ve imajların görsel gücü, munis bir ev içi aile manzarasının etnik desenleri önünde hükümsüz kalabiliyor bu resimlerin derinliğinde.
Taşlara ve ağaç kovuklarına nakşedilmiş antik dönem görsel sanatın yalın klişelerini kullanarak, günceldeki dehşeti ve kargaşayı ifşa etmeye girişen Klee’nin resimleri yorgun bir Anka kuşunun incinmiş belleğine kazınmış gibi. Siz çerçevesinden taşan resmin ana ve ara unsurlarını meraklı gözlerle izlerken, tablonun derinliğine gelişi güzel serpiştirilmiş yarı-baygın bir ya da birkaç göz de aynı anda sizi gözetliyor aslında. Evet, rengin ve çizginin en derin katında, yapıt-sanatçı-izleyici üçleminde inter-aktif bir ‘sessizlik bakışı’nın yasaları işliyor. Tabloyu kuşatan bu kollektif aura izleyiciyi karanlık bir mağaranın ağzından tarihin yıkıntılarına korkusuzca bakmaya davet ederken, tualde hayat bulan her renk parçacığı, doğanın suskun kuytuluklarında bin yıllardır keşfedilmeyi bekleyen çok daha güzel ve çok daha yetkin bir rengin varlığına gönderme yapıyor sanki.
Çağdaşları arasında Paul Klee kadar rengin derinliğine naif bir aklın prizmasından bakarak, biçimin işleyiş yasaları üzerine akademik düzeyde bu denli kafa yormuş başka bir ressam daha yok herhalde. Tabi onu yaratıcı kuşağından ayıran biricik özgünlüğü sadece ışık ve ton cümbüşünün gerisinde işleyen nesnel ve öznel süreçlere duyduğu obsesif ilgi değil. Rengin bu haşarı çocuğu, resimlerini tıpkı klasik bir keman senfonisi gibi besteler. Şair Rainer Maria Rilke’nin vurguladığı gibi, dikkatli bir göz, aynı zamanda profesyonel bir kemancı olan Klee’nin neredeyse bütün resimlerinde renk fonunun gerisinde işleyen müzikal ritmin tınılarını kolaylıkla farkedebilir.
Meraklı bir Şarkiyat öğrencisi olarak sanat yaşamı boyunca Doğu’nun açık ve yumuşak renklerinden esinlenen Klee, 1914 yılında Tunus’a yaptığı ziyaret sonrasında “renkler varlığıma el koydu; artık renklerin peşinde koşmayacağım, rengin sonsuza dek beni zapt ettiğini biliyorum... Ben ve renkler biriz” diye yazıyordu.           
Yapıtlarında Dışavurumculuk’tan Kübizm’e, Fütürizm’den Gerçeküstücülük’e dönemin ana sanat akımlarından farklı düzeylerde izlekler bulunan bu çok yönlü modernistin sıradışı dünyasına, çağdaş resme dair belli yan okumalar yapmadan, doğrudan nüfuz etmenin güç olduğu hep dillendirilir. Klee’nin semantik renk oyununun ritmini kavramak zor olsa da bu renk kargaşasının ortasında kusursuz bir harmoni ve yalınlık da gizlidir aslında.   
Sanat eleştirmeni Adrian Hamilton, Picasso ve Matisse’ın kendi görme biçimleriyle izleyiciye hükmettiklerini, Klee’nin ise izleyicisini kendi görme biçimine ve resmin bizzat kendisine ortak kıldığını hatırlatarak, Klee’nin harikalar diyarına hangi kapıdan girilebileceğine ilişkin önemli bir ipucu veriyor bir anlamda.
Evet, söz konusu olan Klee’nin çizimleriyse, baktığınız resim bir zamanlar sizin de ilkokul suluboya defterine gizli gizli karaladığınız resimdir biraz da. Klee’yi, yapıtlarındaki soyut ketumluğa rağmen, modern zamanların en popüler ressamlarından biri yapan da izleyicisinde bıraktığı bu ‘ortaklık’ duygusu olsa gerek.
Biçimsiz çocuk hafızası türe özgü ve evrenseldir, buna kuşku yok. Ancak Klee’de yapıtı vücuda getiren naif hafıza, sadece geçmişi nostaljik bir hatırlama keyfine dönüştüren yaş nosyonuna ilişkin zamansal bir kategori değil; burada söz konusu olan öznenin olgun bir aklın kılavuzluğunda ergenlikten çocukluğa uzanarak varoluşu olanca çıplaklığı içinde kavrama çabasıdır daha çok. Klee’de görsellik aktı, tarihin trajik akışını anlamakla yükümlü melankolik ergenin çocuksu oyunununa dönüşür bu anlamda.
Akademisyen ve eleştirmen Philippe Dagen ‘Klee ve Kobra: Bir Çocuğun Oyunu’ başlıklı makalesinde bu mitik ve oyunsu algı yeteneğinin Klee’nın en etkili entellektüel silahlarından biri olduğunu belirterek, ‘Angelus Novus’un tarihsel sezgi gücüne gönderme yapıyor gibi: “1933 yılında Almanya’yı terk etmeye zorlandığında, Klee Üçüncü Reich’ın ne anlama geldiğini biliyordu. (Bu dönemi kapsayan) çizimlerindeki avını parçalayıp yutan yaratıklar, öldürücü kuşlar, aptal adamlar ve canavarlar Klee’nin yaklaşmakta olanın (felaketin) ne olduğunun fakında olduğunu açık şekilde göstermektedir.”    
Yapıtları Naziler tarafından ‘dejenere’ ilan edilerek ülkesinden kovulan bu avangart ressam, Dadaist şair ve sanatçı Hugo Ball’ın ifade ettiği gibi, mühim olayların ve büyük devrimlerin çağında önemsiz küçük şeylere; yeşil bir yaprağa örneğin, mavinin içinde uzayıp giden ince bir patikaya, sönük bir yıldıza ya da ölü bir kelebeğin ağırlıksız kanadına aşık olmuştu. Ama politik ve estetik duyargaçları “sonsuzluk değerlerini hedefleyen yanlarımız Komünist bir toplumda daha fazla desteklenecektir” diyecek kadar çağının adalet ve özgürlük arayışlarına da açıktı aynı zamanda.
Paul Klee, 1940 yılında renklerin alacalı dünyasına gözlerini yumduğunda geride 9000’den fazla resim, çizim, ve oymabaskı çalışması bıraktı. Bu rakam, 61 yıl yaşamış bir fani için olağanüstü bir sanatsal hasadı ifade eder. Tate Modern’deki sergide sanatçının sadece 130 resmine yer verilse de, serginin küratörleri sanatçının 1912’den 1940 yılına kadar olan üç dönemini de yansıtan en önemli eserlerini kronolojik sırasına göre sergileyerek, Britanyalı sanatseverlere nadide bir ‘Klee güldestesi’ hazırlamışlar. Sergi, 2014 yılının Mart ayına kadar açık. “Paul Klee: Görünür Kılmak” sergisi tarihin enkazına ‘Angelus Novus’un pagan bakışıyla odaklanmak isteyenler için kaçırılmayacak bir renk şöleni...

ahmetmirzan@gmail.com