Fantastiktir, çünkü “mahkeme” sırf ontolojik işlevini görmek için bir sanığa-kurbana ihtiyaç duymaktadır. Ne diyordu Praglı, günlüklerin bir yerinde: “Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı”. Ama hayli ürkütücü bir adalet ütopyasıdır da aynı zamanda; davada sanığa (Joseph K.) somut herhangi bir suçlama yöneltilmemiştir. Bilinmeyen suçunu soruşturmak, gün yüzüne çıkarıp delilleriyle mahkemeye sunmak ve infazını talep etmek sanığın görevidir. Heinz Politzer, içiçe geçmiş yatay ve dikey katmanlardan oluşan bu grotesk anlatının tek başına giriş tümcesinin bile “mahkemenin” bütün paradoksal niteliklerini dışa vurmaya yeterli olduğunu vurguluyor.

Evet, Kafka’nın Dava’sında hayali ve kurmaca olan sadece romanın kendisi değil, metnin tematik olarak merkeze aldığı “yargı” kurumunun her sahne ve aktörü de çocuksu bir aklın hayal prizmasından geçerek yapılandırılmıştır. Romanın yapısal ve biçimsel düzeneği, savcısından avukatına, hakiminden dinleyicisine, mübaşirinden mahkeme salonunun teknik mimarisine pejoratif sahneyi oluşturan bütün ana ve ara unsurları rasyonel bir “gerçeklik” alanının dışına taşmakla yazgılı kılacaktır.
Kafka’nın paradoks, soyutlama ve içsel bir kodlamaya dayalı ‘suç ve ceza’ nosyonu, bu anlamda Dostoyevski’nin neden-sonuç ilişkisine dayalı adalet nosyonundan kökten farklıdır.  Dostoyevski, “Suç ve Ceza” romanındaki başkahraman Raskolnikov’a bir şekilde kefaret olanağı bahşeder. Bu seküler azizin evrensel adalet tasarımı, toplumsal bağlamda meşru bir denge yasasına dayalıdır; Raskolnikov, tefeci yaşlı kadını öldürerek korkunç bir cinayet işlemiştir ve cezasını çekerek ancak mutlak huzura kavuşabilir. Dostoyevski’deki bu İsevi yaklaşım suçun da, cezanın da bütünlüklü şekilde tanımlanmasına olanak sağlar bir anlamda. Çünkü, Raskolnikov’un yargılandığı yasa, bildiği ve anlatının sonunda hükmünün meşruluğunu kabul ettiği yasadır.
Kafka’da ise bu olgu, kasıtlı şekilde epistemolojik bir kaosa dönüşür-dönüştürülür. Politzer, davanın neredeyse her epizotunu biçimleyen bu ketum ve kaotik durumu şöyle özetler:
“Suçunun ne olduğunu Joseph K.’nın bir türlü ortaya çıkaramaması, insanı bundan daha az tedirginliğe sürüklemeyen bir başka gerçeği örtbas etmez. Bu gerçek de, mahkemenin kendi özü gereği, ona suçunu kabul ettirmeyi başaracak durumda olmayışıdır.”
Evet, Prag’ın yaralı sesi hem Dava ve hem de bir ölçüde, Cezalılar Kolonisi’nde, suç ve cezayı hukuki ve felsefi düzlemde müphemleştirerek, bir yandan “hükmü” geçersiz kılar, diğer yandan da “kefaret” ve arınmayı imkansız hale getirir. Böylece “yargı“, somut bir dizgeden ruhsal bir düzleme taşınarak “itiham edilmiş” öznenin içsel hesaplaşma mesaisine dönüşür.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari “Kafka-Minör Bir Edebiyat İçin” adlı ortak kitap çalışmasında bu ruhsal ve zihinsel kaosun uzak ve yakın sınırlarını tespit etmeye çalışırlar. Fransız düşünce hayatının bu üretken ekürisi “Kafka’nın Davası’nda yargı makinesinin birliği öylesine belirsizdir ki, dışarda ya da içerde olmak arasında artık hiçbir fark yoktur” tespitinde bulunarak, Kafka’nın zihin atlasında derdest edilip, “içeri alınan” ile “dışarda kalanın” mekansal yazgı birliği taşıdığı düşüncesine işaret ederler.
Dava’daki yasa aygıtının “belirsizliği” hukuk denen pozitif kurallar dizgesini tiyatral bir şölene çevirir aynı zamanda. Belirsizlik bir yandan “iddia” makamına geniş ve keyfi bir yargılama alanı sunarken, diğer yandan “savunma” makamını gerçekliğin yıkıcı kıyılarına sürükleyerek, adaletin çürümüş bünyesinde yeşeren o kadim ve ketum antegonizmayı ifşa eder. Çünkü Kafka, üretilmiş “yasanın” absürtlüğünün farkındadır. Ama bundan da önemlisi; karşıt konumlar kuramının ruhsal ilkelerini kötücül sezgisiyle çözecek kadar huzursuz bir ruhun malikidir. Otoriter babasıyla bitmeyen gerilimli ilişkisinden öğrenmiştir: Yargı gücünü tekelinde tutan “iddia” makamı “kurmacanın” ferah minderine bir kez yerleşince, “savunma” makamı, zorunlu olarak, çarpık ve üretilmiş bir “gerçekliğin” bataklığında çaresizce debelenmek durumunda kalacaktır.
Deleuze ve Guattari, Kafka’nın simgesel anlatısını şekillendiren ana unsurlardan birinin de davadaki “sınırsız tecil”  hali olduğuna dikkat çekerek, Kafka’nın kendi romanına dair dostu Max Brod’ta aktardığı “...davanın nihai duruşmaya ulaşmayı asla başaramaması gibi, roman da bir bakıma bitirilemez olmalıydı; sonsuza dek sürmeliydi” sözünü hatırlatıyorlar.
Son karar duruşmasına ulaşmayı asla başaramayacak sonsuz bir yargılanma sürecidir biraz da, Kafka’nın Dava’yı sürüklemek istediği yer. Peki, durmaksızın yargılayan ve hükmeden “yasanın” katı mekanizmasını sonlandırmak ya da yargının kendi içinde barışçıl bir öz-dönüşüm yaşaması mümkün mü?
Deleuze ve Guattari’ye göre biraz zor. Çünkü “...yasanın temsilcisi olarak ‘Cezalılar Kolonisi’nin makinesi arkaik ve aşılmış görünüyorsa, bunun nedeni, hiç de, genellikle söylendiği gibi, daha modern yeni bir yasanın varlığı değildir; genelde yasanın biçiminin kendisini somut olarak geliştiremeyen, özyıkımcı soyut bir makineden ayrılamamasıdır.” Deleuze ve Guattari’nin, yargılayan ve mahkum eden arzunun ontolojik ve politik karakterine ilişkin ifade ettiği şu nefis değerlendirmeyi ise etnik hafızanın en havadar yerine dikkatle not etmekte yarar var: “Cezalılar Kolonisi’nde yasanın ne olduğunu bilen yoktur; makinenin iğneleri, hükümlüyü işkence cezasına çarptırırken, aynı zamanda da yasayı tanımayan hükümlünün bedenine hükmü hakederler.”
Yetkin ve acımasız bir mekanizma aracılığıyla sanığa verilmiş hükmü bedene işleme fiili, sömürgeci ceza sisteminin geleneksel pratiklerindendir. Ve yargılanıp cezalandırılmış isyankar ruh “bu hükmü yara bereleriyle sökebilir” ancak.
Evet, tanımadığın ve bilmediğin “yasayla” yagılanmak, teolojik ve seküler bir barbarlığı imler bu anlamda. Kafka’nın Dava’sı, “yargı” gücünün tam da böylesi bir barbarlık aktına dönüşebileceğine ilişkin çarpıcı bir sahne ile son bulur.
K.’nın, olmayan suçunu keşfetmek için gösterdiği bütün çabaları sonuçsuz kalır; ne ulaşmaya çalıştığı yargıç, ne papaz, ne de yüksek mahkeme gerçektir aslında. Her biri görünmeyen o gizli elin basit piyonlardır sadece. Dava’nın bitiş cümlesi, Kafkaesk anlamda, “yargının” ve otoritenin çağdaş çarmıh şölenini andırır:
“Son nefesini veren K., gözlerinin feri henüz sönmeden az ilerde bayların (infazcıların) yanak yanağa dikilmiş can çekişmesini izlediğini gördü. “Bir köpek gibi!” dedi. Sanki bunun utancının kendisinden sonra da yaşaması gerekiyordu.”