Son yıllarda Batı akademilerinde tıp biliminin yöntem ve tekniklerini kullanarak edebiyatın hem bireyin beyin fonksiyon ve aktiviteleri üzerindeki yaratıcı etkisini anlamaya hem de kurmacaya dayalı bu sanatsal türün karmaşık yapısını çözümlemeye dönük çalışmalarda dikkate değer bir artış gözleniyor. Akademinin kasvetli ve hijyenik tıp laboratuvarlarında filizlenen ve bazılarının “edebiyatın doğa bilimi” olarak nitlediği bu melez disiplini yapısalcılık, post-yapısalcılık ya da yapı-bozumculuk gibi sosyal bilim kökenli yaklaşımlardan ayıran başat özelliklerden biri doğrudan fiziksel “zeka” ile sanatsal yapıt arasındaki muğlak alana odaklanması. Bu yeni eğilim ve yaklaşımın merkeze aldığı temel sorunsal şu: Roman ya da şiir kişinin zeka ve beyin faaliyetleri üzerinde ne tür bir etkide bulunuyor?

Yazılı bir anlatı biçimi olarak edebiyatın kişinin moral gelişimine önemli katkılarda bulunduğuna ilişkin genel bir konsensus olsa da, “araçsal zeka” gelişimine doğrudan etki edip etmediği konusunda yapılan bilimsel çalışmaların sayısı epey sınırlı. Ancak Liverpool Üniversitesi’nden Prof. Philip Davis’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir araştırması şiir ve zeka arasındaki ilişkiye dair yerleşik kimi yargıları kıracak türden. Bugüne kadar “ruhun gıdası” olarak bildiğimiz şiir aslında zekanın da temel gıdasıymış aynı zamanda.
Prof. Davis’in 30 gönüllü deneğin beyin aktivite ve titreşimlerini gözleyerek elde ettiği bulgulara göre güçlü ve anlaşılması zihinsel zahmet gerektiren karmaşık şiirler beyni sadece imgesel anlamda değil fiziksel bağlamda da adeta tutuşturuyor. Araştırma kapsamında başta William Shakespeare olmak üzere Wordsworth, T.S. Eliot, Philip Larkin ve Ted Hughes gibi İngiliz şiirinin kült isimlerinden şiirler okutulan deneklerin beyinsel tepkilerinde olağanüstü artış gözleniyor. Şiirin benzersiz mecazları, etkileyici deyimleri ve karmaşık tümce yapısı karşısında beynin daha hızlı çalıştığı tespit edilirken, kişinin okumaya daha fazla istekli hale geldiği de gözleniyor. Vasat şiir okurunun çoğu zaman anlaşılmaz bulup sızlandığı zor şiirler ayrıca insan beyninin sağ bölgesinde bulunan ve kişinin özyaşam deneyimlerinin depolandığı bellek ve duygu alanını da hareketlendirerek, alımlayıcının kendi geçmiş yaşam deneyimleri üzerine yeniden düşünmesine neden oluyor.
Araştırmada ortaya çıkan önemli sonuçlardan biri de klasik şiir ve roman okumanın beyne ‘kişisel gelişim’ kitaplarından çok daha fazla katkısının olması. Philip Davis, Liverpool Üniversitesi Manyetik Rezonans Merkezi’nde yapılan araştırma ile ilgili olarak, “Ciddi edebiyat yapıtları beyin açısından ‘roket-fırlatıcıya’ benziyor. Araştırma bize şunu gösterdi; edebiyatın gücü zihnin işleyiş yollarını değiştirerek yeni düşünceler, şekiller ve bağlantılar oluşmasını sağlıyor” diyor. Araştırma aynı zamanda yayınevleri tarafından genellikle ilk ve ortaöğretim okul çağındaki gençler ve çocuklar için ‘sadeleştirilerek’ yayınlanan ‘uyarlama’ edebi yapıtların yararlarına ilişkin bir efsaneyi de yıkacak cinsten. Okuyucunun beyni şiirin değiştirilmemiş orjinal halini okurken, sadeleştirilmiş uyarlama halini okurkenkinden çok daha etkili şekilde çalışıyor.
Evet, bu enteresan araştırma şairleri romantik aklın melankolik peygamberleri olarak görüp “zeka katsayılarını“ artırmak için kitapevlerinin sadece “kişisel gelişim” reyonlarına hücum edenleri biraz hayal kırıklığına uğratacağa benziyor. Philip Davis’in henüz tıbbi ya da edebi bir kurama dönüşmemiş bu çalışması klasik ve zor metinlerin okur sayısını artırır mı bilinmez, ancak edebiyat ve zeka arasında doğrudan pozitif ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bununla sınırlı değil.
2010 yılının sonlarında Yale Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırmada zor romanların beyinde yarattığı olumlu etkilere ilişkin önemli bazı veriler elde edilmişti. Prof. Michael Holquist başkanlığında yapılan araştırmada insan beyninin Marcel Proust, Henry James ve Virginia Woolf gibi büyük yazarların yapıtlarına verdiği tepki ile basit bir gazete makalesi ya da Harry Potter türünden kolay metinlere yönelik aktivite düzeyi ölçülmeye çalışılmıştı. Araştırma sonunda beyinin zor metinlere reaksiyonunun tıpkı Davis’in araştırmasında ortaya çıktığı gibi çok daha karmaşık ve gelişkin olduğu görülmüştü.
Okumanın biyolojik süreçlerle doğrudan ilişkisini keşfetmeye dönük disiplinler arası alışverişte göreli bir artış gözlenirken, bu tür akademik yaklaşımların edebiyatı “iğdiş” ettiğini düşünenler de yok değil. Edebiyat araştırmalarının uzun yıllardan bu yana sosyal bilimlerin kavramsal araçları başta olmak üzere farklı sanat disiplinlerinden de yaratıcı bir şekilde yaralandığına dikkat çeken bazı eleştirmenler, fen bilimleri ile edebiyat arasında ise böyle bir korelasyon kurmanın pek gerçekçi olmadığını dile getiriyorlar. Okuma deneyiminin şahsi olarak gerçekleştirebildiğimiz epey subjektif bir aktivite olduğunu vurgulayan uzmanlar deney ve gözlem teknikleriyle edebiyatın insan beynindeki pozitif ‘fiziksel’ işlevlerine yönelik yordamlarda bulunmanın güç olduğunu söylüyorlar.
Buna karşı bazı edebiyat uzmanları ise genetik ve tıp biliminin bu kadar geliştiği bir çağda edebiyat araştırmaları alanında kimya ve biyoloji disiplinlerinden yaralanmanın artık kaçınılmaz olduğunu hatırlatıyorlar. Edebiyatın köklerinin de diğer bütük insan yaratımları gibi beyinin temel faaliyetlerine dayandığını öne süren kimi bilim insanları “moral” bağlamda değerlendirilebilen bir şiirin “zeka” ve beyin kategorileri bağlamında da ele alınabileceğini söylüyorlar. Örneğin Stanford Üniversitesi’nden Blakey Vermeule, biyoloji ve edebiyatın ortak sınırında şekillenmeye başlayan bu yeni disiplini bir devrim olarak nitelendirerek, çağımızın entellektüel hayatının en önemli gelişmelerinden biri olarak görüyor. Vermeule’ın ‘Darwinci Edebiyat Araştırmaları’ olarak nitelediği bu tür çalışmaların edebiyat algısını sığlaştırma tehlikesi olsa da, insan DNA’sının çözümlendiği bir çağda “edebiyatın doğa bilimlerinde” gerek nicelik gerekse de nitelik anlamında şaşırtıcı buluşların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

ahmetmirzan@gmail.com