” Demirtaş davasında işin doğrusu; eğer AİHM sadece bu dosyadan değil ve fakat dokunulmazlıklar üzerinden karar vermiş olsaydı, şimdi hükümetin eli bu şekilde serbest olmazdı. Şimdi hükümetin eli hukuki olarak güçlü. Öte yandan herkes bu yargılamaların organizasyonunun da sorunlu olduğunun farkında. Bundan sonra Avrupa Konseyi’nden bir baskı gelecekse bunun hukuki olmaktan çok siyasi olacağını öngörebiliriz.”
ZÜLKÜF KURT / HABER MERKEZİ
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), tutuklu bulunan HDP Eski Eş Genel başkanı Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak haksız tutukluluk ve siyasi faaliyetlerinin engellendiğine hükmederek, tahliyesine ilişkin bir karar verdi. Bu karar sonrasında Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AİHM kararını tanımayacaklarını açıklayarak “Hamlemizi yapar, işi bitiririz” dedi ve Demirtaş’ın almış olduğu 4 yıl 8 aylık ceza istinaf mahkemesi tarafından onaylandı ve tutukluluk pozisyonu, hükümlü durumuna geldiği için de AİHM kararı boşa düşürüldü. Bu siyasi müdahale AİHM’in ihlal kararı verdiği 18. maddenin de somut göstergesi.
Demirtaş, AİHM dosyası sürecinde başvurucular arasında yer alan akademisyen ve insan hakları savunucusu Kerem Altıparmak ile AİHM’in pozisyonunu, Demirtaş kararını ve sonrasında yaşananları, Roboski ve Cizre dosyalarını görüştük.
AİHM’in tamamen siyasi bir kurum olmadığını söylemenin zor olduğunu belirten Altıparmak, Türkiye’nin lobi faaliyetlerini oldukça ilerlettiğini belirtti. AHİM’in Demirtaş kararında Türkiye’ye manevra alanı bıraktığını söyleyen Altıparmak, sorularımızı yanıtladı.
AİHM son dönemde birbirinden farklı kararlara imza atıyor. AİHM’in verdiği kararları göz önüne alırsak, mahkemenin siyasi saik ve politik ilişkilerle arasındaki mesafeyi nasıl tanımlarsınız?
Ben AİHM siyasidir, sadece siyasi karar alır demeyi doğru bulmuyorum. Ya da son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz gibi AİHM Avrupa’nın mahkemesidir, mültecileri tutmak için Türkiye hakkında böyle kararlar alınıyor denmesi de bana dayanaksız geliyor. Öte yandan mahkemenin üzerinde hiçbir siyasi etki yoktur, tümüyle hukuksal ölçütlere göre karar veriyor demek de gerçekçi değil. AİHM’in üzerinde çok karmaşık bir nitelik taşıyan ve çok yönlü çalışan bir siyasi etki var. Bir kere nihayetinde bu sistemin yürümesi hükümetlerin mahkeme kararlarına saygı duyması, işbirliği yapması halinde mümkün. Durum bu değil. Sadece Türkiye için demiyorum bunu, sadece demokrasi ile yeni tanışmış ülkeler açısından da demiyorum. Örneğin Birleşik Krallık için de bu söylenebilir. Oysa işbirliği yapmak bir yana, mahkemenin kararlarını uygulamamak yönünde, mahkemenin karar almasını sürekli zorlaştırıcı nitelikte çok çaba var.
- İkincisi mahkemenin kaynakları çok kısıtlı. Bu kadar ağır bir iş yükü altında çalışan bir mahkemede bunun gözardı edilebileceğini sanmıyorum.
- Üçüncüsü, 20 yıldır reform adında mahkemenin önüne gitmeyi zorlaştıran önlemler alınıp duruluyor. Bu kaçınılmaz olarak mahkemeyi pragmatik bir yaklaşıma zorluyor. Öyle ki neredeyse mahkemenin ana hedefi iş yükünü hafifletmeye dönüşmüş durumda. Türkiye açısından da özel durumlar var.
Türkiye, geçtiğimiz 30 sene içerisinde Avrupa Konseyi ve mahkeme nezdinde kulis yapmayı çok iyi öğrendi. Bunun nasıl olduğunu kanıtla derseniz, bu kolay değil. Ama bu mahkemeyle ilgili çalışan herkesin hissedebileceği bir şey. Eskiden şikayetlere doğru dürüst cevap veremeyen hükümet, şimdi hem başvuruların her açığını yakalıyor hem de diplomatik her yöntemi kullanıyor.
Demirtaş kararında AİHM tam olarak ne söyledi?
AİHM bu kararda çok şey söyledi. Bazı şeyleri de söylemedi. Söylediklerini önce belirtmek gerekir. Bir kere Demirtaş’ın tutukluluğu için yeterli bir sebebin bulunmadığını söyledi. Yani en başta bir kuvvetli şüphe bulunsa bile Demirtaş’ın kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunduğunu gösterir yeterli gerekçe olmadığını saptadı. Buna bağlı olarak iki önemli ilk niteliği taşıyan saptama daha yaptı.
- İlk şuydu: AİHM daha önce insanların seçilmelerinin kısıtlanmasını Sözleşmenin Ek 1. Protokolünün 3. maddesinde korunan serbest seçim hakkını ihlal ettiğini tespit etmişti ama ilk defa seçilmiş olan bir kişinin tutuklanması ve parlamenter faaliyetlerinin bu nedenle engellenmesini ilgili maddenin ihlali olarak gördü.
- İkinci ilk olarak da ilk kez Türkiye aleyhine bir kararda bu tutuklama kararının siyasi bir nedenle yapıldığı gerekçesiyle Sözleşmenin 18. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Ayrıca Mahkeme, Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesine de karar verdi.
Bununla birlikte mahkeme, en azından bazı suçlamalar açısından olayda Demirtaş açısından makul bir şüphenin olamayacağının söylenemeyeceğini belirterek bu açıdan Sözleşmeye aykırılık bulmadı. Aynı şekilde, Demirtaş’ın gözaltına alınmasından sonra dosyaya getirilen kısıtlama kararının ve Anayasa Mahkemesinde incelemenin 14 ay sürmesinin de Sözleşmenin 5. maddesinin 4. fıkrasını ihlal etmediğini saptadı.
Yine mahkemeye göre dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yapılan Anayasa değişikliğinin de Sözleşme anlamında yasallık ilkesine aykırı olduğunu söylemek mümkün değildi. Bu tabii dokunulmazlık sonrasında başlatılan diğer soruşturmalar açısından hükümete bir manevra alanı sağlamış oldu.
18.maddeden dolayı Türkiye ilk defa mahkum ediliyor. 18.madde nedir ve tutuklu seçilmişler için de uygulanması gerekir mi?
Bu madde AİHM içtihadında yeni kullanılmaya başlanan bir hüküm. AİHS taraf devletlere Sözleşmedeki hakları belirli nedenlerle sınırlandırma imkanı veriyor. Örneğin ifade özgürlüğü başkalarının haklarının korunması için sınırlandırılabilir. Bu sınırlandırmayı yaparken devletler hata içine düşerse bu ilgili maddenin ihlaline yol açar. Örneğin hakaret için bir kişinin cezalandırılmasında, hakaret eden kişinin ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir ama başkasının haklarını koruma amacı olduğu için bunun 18. maddeyi ihlal ettiği söylenemez. 18. madde ihlali için sınırlandırmanın amacının Sözleşmede gösterilenden başka olması gerekir.
Örneğin bir kişinin ifadeleri için sınırlandırılmasının amacı gerçekten suçla mücadele değil ve fakat o kişinin muhalif görüşlerinin susturulmasıysa o zaman 18. madde ihlali söz konusu olabilir. Türkiye’de son dönemdeki tutuklamalarda bu çok sık gündeme gelen bir iddia. AİHM bu iddiayı değerlendirdi ve ilk kez Demirtaş kararında bu iddianın doğru olduğuna karar verdi. Muhtemeldir ki diğer milletvekili başvurularında da benzer yönde karar verebilir.
Erdoğan AİHM kararına uymayacağını ve hamle yapacağını söyledi. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi de bu karara uymayarak Demirtaş’ı tahliye etmeme kararı aldı. Mahkemenin AİHM kararını reddetmesinin gerekçesi nedir? Hukuki bir gerekçe mi?
Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi kararı, hukuken yanlış bir karardır. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM’in yeterli bulmadığı gerekçeleri tekrar sayıyor ve ardından diyor ki, Daire kararı kesinleşinceye kadar beni bağlamaz bu gerekçelerle tutukluluğun devamına karar verebilirim. Oysa öncelikle iki hususu birbirinden ayırmak lazım. Kararın kesinleşmesi ve hükümeti bağlaması meselesi uluslararası hukuk açısından değerlendirilecek bir husus. 19. Ağır Ceza Mahkemesi açısından ise hukuki soru şudur: Demirtaş’ın tutukluluğunun devamına karar verilmesi AİHS’e uygun mudur değil midir? Çünkü bu Mahkemenin de kabul ettiği üzere AİHS Türk yargıçlarını bağlar. Peki tutukluluğun devamının AİHS’e uygun olup olmadığını nasıl saptarız? AİHM oybirliği ile Demirtaş’ın tutukluluğunu destekleyecek bir gerekçe olmadığını ve bu nedenle Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiğini söylüyor.
Şimdi eğer Ağır Ceza Mahkemesi bu saptamadan farklı bir şey söyleyebilse, örneğin yeni tutukluluk sebepleri var, ben o yüzden tutukluluğunun devamına karar verdim dese belki bir yere kadar anlaşılabilir durum. Ama mahkeme bunu yapmıyor. AİHS Türk hukuku açısından sadece kesin AİHM kararı olan konularda bağlayıcı değil ki. AİHS, AİHM kararı olsun olmasın her durumda bağlayıcı. Şimdi bir AİHM Dairesi oybirliği ile bu Sözleşmeyi ihlal eder demiş, bu kişiyi tahliye edin demiş. Siz neye dayanarak aldığınız kararın AİHS’e uygun olduğunu iddia edebiliyorsunuz ki?
Demirtaş’ın tahliye edilmemesi üzerine şimdi nasıl bir süreç izlenecek? Şimdi bir de başka bir dosyadan mahkum oldu. AİHM kararına uyulmaması ile ilgili bir yaptırım uygulama yetkisine sahip midir?
Kararların uygulanması Avrupa Konseyi’nde Bakanlar Komitesi tarafından yapılıyor. O da bu izlemeye ancak karar kesinleştikten sonra başlıyor. Şimdi yeni bir durum var ama hükümet diyecek ki ben bu kararı uygulasam bile Demirtaş başka dosyadan mahkum oldu, ona dayanarak kendisini alıkoyabilirim. İşin doğrusu yukarıda bahsettiğim gibi eğer AİHM sadece bu dosyadan değil ve fakat dokunulmazlıklar üzerinden de karar vermiş olsaydı, şimdi Hükümetin eli bu şekilde serbest olmazdı. Şimdi hükümetin eli hukuki olarak güçlü. Öte yandan herkes bu yargılamaların organizasyonunun da sorunlu olduğunun farkında. Bundan sonra Avrupa Konseyinden bir baskı gelecekse bunun hukuki olmaktan çok siyasi olacağını öngörebiliriz.
AİHM’in Roboski kararını nasıl değerlendiriyorsunuz? Evrak gecikmesi gerekçesiyle böylesi bir dava düşebilir mi?
Bununla ilgili çok uzun bir yazı yazdım ben. Biliyorsunuz, evrak geciken yer AİHM değil AYM. AYM’nin karar vermesi için elinde tüm belgeler vardı. Kaldı ki evrakların gecikmesine ilişkin olarak sonradan sunulan doktor raporunun reddedilmesi süreci de benzeri olmayan, bence çok tartışmalı bir husus. O yazıda teknik sorunları ayrıntılı bir şekilde anlattığım için burada ayrıntısına girmeyeyim. Sadece şunu söylemek istiyorum: Hem AİHM’de hem de genel olarak insan hakları hukukunda çok kötü bir gidişat var. Daha önceleri insan haklarının etkili korunması için usul kurallarının esnek anlaşılması gerektiğine dair genel bir yaklaşım vardı. Şimdi bunun yerini en ufak bir usul hatasını affetmeyen, mağdur karşıtı bir yaklaşım aldı. Çok kez ifade etmeye çalıştım bu yaklaşımla soykırımı bile incelemeyi reddedebilirsiniz. Doktor raporu zamanında gelmedi diye, soykırıma ilişkin bir başvuru da kabul edilemez bulunabilir. Ama bu yaklaşım uzun erimde bu mahkemeyi ve insan hakları hukukunu da bitirir.
Geçtiğimiz günlerde Cizre’de sağlığa erişimin engellenmesi nedeniyle duruşma görüldü. AİHM’de duruşma yapılması yaygın bir uygulama mıdır? Bunu nasıl yorumlamak gerek?
Duruşma AİHM’de çok ender yapılan bir uygulama. Nasıl bir anlam yüklemek lazım derseniz, birçok şey söylenebilir tabii. Konunun önemsendiğini gösterir öncelikle. Öte yandan sorunun salt hukukla değil maddi vakalarla ilgili olduğunu ve mahkemenin bunun ayrıntısını öğrenmek ve esasa ilişkin de karar vermek durumunda olduğunu da gösterir. Ama daha fazla sonucu çıkartabilir miyiz? Bunu ancak karar çıktığında söyleyebileceğiz.
Avrupa Konseyi önerisiyle kurulan OHAL komisyonu KHK’lıların AİHM’e gidişini engelleyen bir işlev gördü. KHK’lılar AİHM’e başvurmak için nasıl bir yol izleyebilirler?
Bu konuda da birçok kişi henüz Komisyonun kurulma aşamasında bu Komisyonun etkili bir hukuk yolu olamayacağını belirtmişti. Süreç bizi yanıltmadı. Ancak bildiğiniz gibi Komisyon daha henüz çalışmaya başlamadan AİHM Köksal kararıyla yapılan 26 bin başvuruyu iç hukuka yönlendirdi. Komisyonun Yasada gösterilen süresi 23 Ocak’ta bitiyor. Muhtemelen süresi uzatılacak. AİHM, Komisyonun uygulamada etkisiz olduğunun saptanması durumunda daha sonra konuya tekrar bakabileceğini söyledi. Ben bunu kolay kolay yapacağını sanmıyorum. Ama normal süresinin içerisinde daha başvuruların yarısını bile karara bağlamamış bir Komisyon, açılan davalarda tek bir karar bile vermemiş idare mahkemeleri ve hakim ve savcıların ihraçlarıyla ilgili yine hiçbir karar vermeyen Danıştay’ı düşününce yakında bir test başvuru yapmayı deneme ihtimali akla geliyor. Aksi takdirde benim öngörüm eğer tüm iç hukuk yolları tüketilirse toplamda 20-25 yıl gibi uzun bir süre gerekecek, AİHM’den karar almak için.