KÜLTÜREL SOYKIRIM -III-


İlkokul çağına gelen çocukların hatta anaokul çağından başlatılan eğitimin çocuklar için ruhsal, zihinsel ve bedensel gelişimlerini sağlamak ve gelecekte toplum içerisinde sağlıklı ve başarılı olabilmeleri için temel eğitimin öncelikli önemi tartışılamaz. Temel eğitim çağındaki bir çocuğun her şeyden önce sevgi ve ilgiye ihtiyacı vardır.
1939 yılında toplanan TC Birinci Maarif Şurası’nda alınan kararlar sonucu, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde 17 Nisan 1940 ve daha sonrasında sayıları 21’e ulaşacak olan Köy Enstitüleri kurulur. Köy Enstitüleri’ne, köy ilkokulunu bitirmiş, üretici köy yaşamının verdiği yetenek ve alışkanlıkları yitirmemiş, 18 yaşını geçmeyen köy çocukları alınmaktaydı. Köy Enstitüleri, kısa sürede halk üzerinde etkisini göstermiş ve köy çocukları için önemli bir hedef haline gelmiştir. Bunun üzerine Köy Enstitüleri kopya edilerek “Bölge Okulları” kurulmuştur. Öğretmeni olmayan, okulları kapalı köylüye, çocuklarını okutmak için iki seçenek sunuluyor. Ya çocuğunu okutmayacak, eğitimsiz-bilgisiz kalacak ya da 6 yaşındaki çocuğundan ayrılarak, YİBO’ya gönderecek.
Birinci tercihi, yani çocuğunun eğitim-öğretimden yoksun kalmasını seçenler olduğu gibi, zorda olsa ikinci tercihi seçenlerin sayısı az değildir. İlköğretimin amaçlarından birinin çocuğun ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişiminin sağlanması olduğundan söz etmiştik. 6 yaşında ailesinden ayrılan, yeterli sevgi ve ilgiden yoksun çocuğun gelişimini ne kadar sağlıklı yaşayacağı konusunda ciddi psikolojik rehberlik ve uzmanlık araştırmasını gerektirmektedir.
6 yaşında ailesinden koparılan, yaşadığı çevreden uzaklaştırılan, yeni bir kültür, yeni bir yaşam biçimi, yeni bir dil ve yeni bir yaklaşımlarla karşı karşıya bırakılan çocuğun psikolojisinin yerinde olmasını beklemek olanaksızdır. Bu yaşlarda çocuk anne-baba sevgisine ve yakın bir ilgiye muhtaçtır. Gittiği YİBO’larda çoğunlukla şiddete maruz kalan çocuk artık yaşama anlamsız bakmaktadır. YİBO’lara gelen ve daha önce öğrendiklerini okulda uygulayamayan ve sert yönelimlerle karşılaşan çocuk, içine kapanık, kendini ifade edemeyen, ani ve dengesiz davranışlarda bulunan bir birey olur. Çocuğu dört duvar arasına hapseden bir eğitim sonucunda, edilgen, kişiliksiz ve başarısız bireylerin yetişmesi kaçınılmazdır.

Çocuklar asker sesiyle uyanıyor
Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’nın (YİBO) illere göre dağılımı incelediğinde, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Muş, Dêrsim, Urfa, Van, Batman gibi olağanüstü koşulların yaşandığı illerde daha çok sayıda olduğu görülmektedir. YİBO’ların yüzde 70’i bu illerde bulunmaktadır. Yapımı devam eden YİBO’ların yoğunluğuna da bakılınca bu yüzden gelecek yıllarda daha artacağı görülmektedir. Bu illerdeki YİBO’ların bir kısmının bir başka işlevide kışla olarak kullanılmasıdır. YİBO’lar askeri karargah haline gelmiştir. Tank sesleriyle, askeri eğitim gürültüsüyle uyanan çocuğun hangi gelişiminin sağlıklı olduğu iddia edilebilir ki?
YİBO’larda bir diğer dikkat çekeci husus ülkücü ve dinci kadrolaşmadır. Akşamları sohbet toplantıları adında düzenlenen toplantıların çoğuna konuşmacı olarak imam, asker ve polisler katılmaktadır. Hafta sonları banyo, çevre temizliği, Tv, video gösterimi, mescit sohbetleri vb. gibi çalışmalarla boş vakit bırakılmamaya çalışılıyor. Tv programları ve özel olarak seçilen video Kasetleri, öğrencileri okumaları için yönlendiren kitaplar hep idare tarafından belirlenmekte ve hemen hemen hepsi de Türk-İslam ideolojisi doğrultusundadır. YİBO’ların çoğu Kürt  illerinde yoğunlaşması sonucu, savaş savunucularına okul kapatmanın, köy ve mezraları boşaltmanın, göçe zorlamanın şartlarını sağlamıştır. Çıkışında masum ve halkçı görünen YİBO’lar, süreç içinde savaş politikalarının aracı olmuşlardır. YİBO’ların olduğu bölgelerde, yerleşik ilköğretim okulları, ikinci bir okula gerek yok gerekçesi ile kapatılmıştır. Ya da öğretmen ataması yapılmayarak fiilen kapatılması sağlanmıştır.
Yatılı İlköğretim Bölge Okullarına çocuklar 6 yaşında alınır. 8 yıl boyunca yani 14 yaşına kadar aynı ortamda tutularak, amaçlanana varılmaya çalışılır. Amaçlanan nedir? Eğitimden ziyade kırtasiye ağırlıkta, yatak kartları, yatma planları, temizlik listesi, alınan giysilerin listesi, ödenen harçlıkların listesi, yıllık ünite ve günlük planların yazımı, öğretmenlerin verimi asgariye indirgenmektedir. Küçük yaşta ailesinden koparılan çocukların en büyük problemlerinden biri dil; Adın ne? Sipan. Baba adın ne? Sipan. Ana adın ne? Sipan. Nerelisin? Sipan. Kendi isminden başka tek kelime bilmeyen çocuk 6 yaşında kendine yetme durumunda bırakılıyor. Ancak 20 günde bir ailesini görmeye gidecek, gidebilirse eğer. Bir veli toplantısında velileri çocuklarını her hafta yanlarında görmeyi istemelerine karşılık okul müdürü, “Bizim çocuklarımızın yasadışı örgütlerin etkisinde kalmalarını engellemek için hiç gönderme taraftarı değilim” demiştir.

A.Özmen’in raporu ve YİBO’lar

Dikkat edilirse okulların yüzde 70’i ‘Doğu-güneydoğu’ bölgesi, kalan kısmı ise Karadeniz bölgesindedir. Dersliklerin hemen yanında, yemekhanelerinde ve okul bünyesinde ayrı bir bina olarak inşa edilen mescitler, namaz vakitlerinde ve boş zamanlarda hınca hınç doludur. Periyodik olarak gösterilen dini ve milli filmler, gezici kütüphane, okul kütüphanesi ve ayrıca öğretmenler tarafından sağlanan kitaplar öğrencilere dağıtılmakta ve okutulmaktadır.
Kitapların isim, içerik ve yazarlarını ayrıca belirtmeye gerek yok. Şiddet unsuru da hat safhadadır. Yaşanan bir olayı örnek verirsek; 1996-1997 öğretim yılında okul müdürünün ajanlık teklifini kabul etmeyen bir öğrenciye vurarak, kulağını patlatması ve bu olayın yerel basında yansıtılmasına rağmen, Emniyet Müdürlüğü ve Garnizon Komutanlığının girişimleri ile öğrenci velisi tehdit edilip, olayın hasır altı edilmesi yaşanan şiddetin hangi düzeyde olduğunu anlamaya yardım eder.
Abidin Özmen’in Kürt Raporundan Asimilasyon kurumu YİBO’lar: “Lisan öğretmek için; Eğitim Kurumları:
1) Türk camiası içinde kaynatmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. 2) Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının babasının yediğinden ayırmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. 3) Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi, eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde Türklük aşılamak kabiliyetine yetişmiş, azimli, çalışkan muallimlerin idaresinde olmalıdır. 4) Bu yapıyı ve teşkilatı Hükümet kurmalıdır. Bu mekteplerde sırf Türkçe konuşmayı ve Türklük propagandasının ve Türk büyüklerine karşı sevgiyi uyandıracak bir program takip edilecek ve tahsil müddeti üç sene olup çocuk senenin on, on bir ayında mektepte kalacaktır. 5) Bu misyoner tarzında bir temsil takibidir. Bu mektep kaza merkezlerinde hatta kalabalık memuru, sabayı olan nahiye merkezlerinde umumi beş senelik ilk mekteplerin mevcudiyetine mani olmayacaktır. 6) Hükümetçe seneden seneye bir program altında münasip muhitlerden aşlayarak söyle müyessereler kurmanın zaruretine kailim. Böyle müesseseler ilk olarak Van’ın Gevaş, Hakkari’nin, Beytüşşebap, Bitlis’in Hizan, Muş‘un Malazgirt, Siirt’in Pervari, Diyarbakır’ın Eğil (Şerbeti) Mardin’in Derik, Urfa’nın Viranşehir kazalarında kurulabilir.”
Tüm bunlar Kürtlere yönelik geliştirilen asimilasyon ve soykırım zihniyetini ve bu zihniyetin Kürtlere yönelik yürürlüğe koyduğu politikaları gözler önüne seriyor.


Yabancılaştırılmış bellek
Kürt Halk Önderi Öcalan, “Hiçbir soykırım gerekli altyapı hazırlıkları yapılmadan, yani planlaması ve örgütlendirilmesi yapılmadan gerçekleştirilmez” diyor.
Dünyanın her yerinde ve farklı zamanlarda geliştirilen kültürel soykırımlarda uygulama farklılıkları görülse de kültürel soykırım özünde hedef topluluğun dilini, kültürünü, tarihsel toplumsal kimliğini, ülkesini, ahlakını, maddi ve manevi değer yargılarını, hikayelerini, efsanelerini vb. kısacası, kendisine ait ne varsa hedefleyerek unutturmak, bastırmak, imha ederek özünden uzaklaştırmaktır. Dilinin gelişmesinin engellenmesi için birer asimilasyon yuvası olarak işlev gören okullarda (YİBO ve PİYO), anadil ile eğitim ve öğretimin yasaklanmasının yanında bu devşirme okul ve yurtlarında üzerinde önemle durulan bir konu da ajanlaştırma politikalarıdır.
Tamamen özel savaşın kadrolarından oluşan okul yönetimlerinin içinde asker, polis ve istihbaratçı gibi elemanlar bulunuyor. Okul okul, yurt yurt dolaşan bu okul ekipmanları öğrencileri bir şekilde ajanlaştırma ağına düşürmek için öğrencileri ideolojik olarak eğitip, bilinçlerini bombardıman altına alıyorlar. Genel eğitimin bu yaklaşımı dışında kimilerine ekonomik ve sosyal anlamda gelecek vaat ederek, kimilerine ise çeşitli şantajlar yaparak ajan olmaları sağlanmaktadır. Bu şekilde öğrencilerden yurtsever aile, legal parti ve kurumlara ilişkin bilgi toplamakta, gösterilere katılanlar, polise taş atanlara yönelik bilgi vermelerini istemektedirler.
Okul okuma hayaliyle yurtlara kayıt yaptıran bu çocuk ve gençler ailevi ve kişisel zaaflarda kullanılıyorlar. Örneğin basit aşk hikayeleri ve çeşitli arayışları olanlar kurulan senaryolarla tuzağa düşürülerek, ajanlaştırılıyorlar. Sistem kendisini Kürdistan’da ayakta tutmak için başlattığı bu soykırım politikalarını salt Kürt Özgürlük Hareketine ya da gerilla saflarına ajan olarak göndermekle sınırlı tutmuyor. Kürt toplumunu kendi dilinden, kültüründen uzaklaştırarak, kültürel soykırımın başarıya ulaşması için farklı bir yaşamı özendirme; kişiliksizleştirerek ahlaki çöküntüyle de yüz yüze bırakıp bir daha kendi toplumu ile bütünleşmemesi için her türlü kirli işleri yaptırmaktadırlar. Okul okuma umudu ile okula başlayan bu çocuk ve gençler bir süre sonra işkence ve tecavüzlerle ajanlaştırılma ile yüz yüze kalıyorlar.

PİYO’lar ve yurtsever aile çocukları

Son yıllarda Kürt Özgürlük Hareketine karşı saldırılarda hızını alamayan AKP, cemaatiyle, bürokrasisiyle, ekonomisiyle, ordusuyla topyekün saldırmaktadır. Bunların yanı sıra Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmede başından beri ajan sızdırma faaliyetlerini de sürdürmektedir. Özgürlük saflarına sızdırılan bu ajanların özellikle özel olarak YİBO’larda okutulup, yetiştirilen kişilerden seçilmesi tesadüfi değildir. YİBO’larda seçilen öğrencilerin hedefinde yurtsever ailelerin çocukları vardır. Kürdistan’da çokça ekonomik sorunlar yaşayan aileler bir parçalanmışlığı da yaşıyorlar. Bu ailelerde genelde küçük yaştaki çocuklar ya sokaklarda yaşıyor, ya kaçırılıyorlar ya da polislerin ağına takılıyorlar.
Kürdistan’da birçok ailenin geçim sorunları olduğunu bilen devlet, bu yoksul aileleri kendine bağlamak adına Parasız Yatılı İlköğretim Okulları yani PİYO’ları da kurmuştur. Burada çocuklar bir bütünen birer devlet kadrosu haline getirilerek, özel olarak yetiştirilmektedirler.

Mecbur bırakılan bir yazgı
Egemen güçler, kendi kültürlerine, öz-benliklerine yabancılaştırdığı insanları belirlediği yazgıyı yaşamaya mecbur bırakır. Mecbur bıraktığı insanların sisteme tutunabilmesi ve kendilerini benzerlerinden daha avantajlı yaşatması için öncelikle kendi benliklerinden, ırklarından, değerlerinden, dilsel aksanlarından, toplumsal-tarihsel hafızalarından ve geçmişlerinden kopmaları ve kaçmalarını gerektiriyor. Dolayısıyla bu insanların en büyük savunması; kendinden kaçmak, kendine sırtını dönmek oluyor. Kendine sırtını dönen, kendinden iğrenme ve utanma duygusunu örtecek bir karakter zırhı oluşturur. Buda şu demek oluyor, bedenindeki acılar karşısında havlamayacak ya da inlemeyecek köpek misali, insanın tabiatının bozulmasıdır. Mecbur bırakılan bir yazgının oluşturduğu bir diğer önemli nokta ise korkunun mecburiyeti ve psikolojisidir. Egemen güç her ne kadar güçle, öfkeyle, gür sesiyle burası benim, bu topraklar benim dese de, kendisine itiraz edecek bir ses duyulmaz. İşte korkunun ve mecburiyetin psikolojisi burada devreye girer. Egemenler bir halkı fiziken yok edebilir, ama o halkın ruhunu öldürmedikçe, o ruhu ele geçiremediği müddetçe eli kılıcında dolaşmaya mahkumdur. Kendi korkusunu yenmek için daha fazla öldürecek, öldürdükçe de korkusu daha da büyümüş olacak. Egemen ulus-devletçi güçler bir topluma boyun eğdirtebilir, itaate zorlayabilir, fakat onun ruhunu, bilinçaltını, içindeki insanı yok etmesi mümkün değildir. Çünkü, hiçbir şey yok olmaz. “Bedenlerimizi esir alabilirler, topraklarımızı bizden alabilirler, her şeyimize el koyabilirler ama özgürlüğümüzü asla alamazlar.” (Cesur Yürek)  Evet, tıpkı ‘Cesur Yürek’ filmindeki gibi; her şeyimizi alabilirler ama özgürlüğümüzü, ‘özgür ruhu’muzu asla.

Demokratik ulus ve toplumsallaşma

Kürtler temsil ettikleri toplumsal değerler itibariyle merkezi uygarlık sistemiyle sürekli karşıt bir pozisyonda olsa da Kürtlerin soykırım kıskacına alınmaları kapitalist modernite dönemine tekabül eder. Kürt sorunu güncelde de yaşandığı biçimiyle bir kördüğüm haline bu dönemde gelir. Kendisini ‘en özgürlükçü’ sistem diye sunan kapitalist modernite döneminde Kürtlerin yaşadığı bir varlık-yokluk sorunudur. Bu yönüyle sorun yaşayan herhangi bir toplumun durumundan farklıdır Kürtlerin durumu; Bugün Kürtler varlığı inkar edilen, yok sayılan, herhangi bir değeri ve onuru olmayan bir nesne muamelesi gören, asimile edilmek için her yola başvurulan çağdaş köleler kategorisindedir. Bu yönüyle mevcut duruma bakıldığında herhangi bir sömürgeciliğe benzememektedir. Sömürgeciliğin tüm metodları üzerinde uygulandığı gibi, ayrıca varlığı da kabul görmeyen bir gerçekliği yaşamaktadır. Emperyalizmin sömürgeleştirdiği Afrika, Amerika gibi kıta halklarının en azından varlıkları, kimlikleri, farklılıkları tanınmaktaydı, ancak Kürtlerin varlığı tanınmamaktadır. Mevcut durumda Kürtler yok hükmündedir. Dünyanın tümü Kürt karşıtlığı yapmak için göreve çağrılıyor. Kürtler adına en ufak bir örgütlenmenin bile engellenmesi için verilmedik taviz kalmıyor.
Kürtlüğe dair en ufak bir kıpırdama bile sömürgecilik tarafından ‘bölücülük, ayrılıkçılık’ olarak lanse edilerek, terörize ediliyor. Devletin kendi yasaları çerçevesinde Kürtlerin seçimle belirlediği temsilcilerinin tümü tutuklanıyor, halktan kopartılıyor. Dünyadaki neredeyse her halka tanınmış olan kendi kaderini tayin hakkını Kürtlerin kullanması kesinkes yasaklanıyor. Kürtlerin kendi öz örgütlülükleri bir daha oluşturmamacasına yok ediliyor.
Bilindiği üzere Beyaz Türk faşizmin yerini almış olan Kayseri-Konya merkezli yeni AKP yeşil Türk faşizmi bugün hızından hiçbir şey yitirmeden Kürtler üzerinde asimilasyon ve soykırım uygulamasını devam ettirmektedir. Kürtlerin günlük olarak maruz kaldığı uygulamalar ve bunların Kürt insanının ruhsal ve düşünsel dünyasında bıraktığı izler, yarattığı etkiler saymakla veya yazmakla bitmez, dile gelmez. Yaşanan gerçekten de dehşet vericidir.
Bu nedenle ve uygulanan bu faşizm ve soykırıma karşı, toplumsal yaşamın komünal değerler etrafında özgürce geliştirilebilmesi, örgütlülük düzeyinin gelişkinliğine bağlıdır. Örgütlülük demek toplumun parçalı gücünün biraraya getirilmesi ve ortak değerler etrafında ruh, düşünce ve irade kazanması demektir. Bu temelde örgütlenmiş ve kimlik kazanmış komünler Demokratik Uluslaşmasının olduğu kadar soykırıma karşı direnişin de başarı ve zafer teminatıdır. Genelde toplumu özelde halkımızı devlete muhtaç olmaktan çıkarıp öz güç ve öz yeterlilik ilkesiyle özgür yaşama yoluna koymanın başka biçimi yoktur
“Kürdistan’da demokratik ulus inşacılığı, hem kuram hem de pratik açıdan üzerinde yoğunlaşmayı ve dönüşüm geçirmeyi gerektiren Kürt varlığı ve özgür yaşamının yeni tarihsel ve toplumsal ifadesidir. Kendini gerçek aşk derecesinde adanmayı gerekli kılan bir hakikati ifade etmektedir. Bu yolda hiçbir sahte aşka yer olmadığı gibi, sahte yolcusuna da yer yoktur. Bu yolda insanlık tarihinden olumlu anlamda süzülmüş bal kıvamında gerekli olan ne varsa onun yolcusuna sunulmuştur. Bu yolda demokratik ulus inşacılığının ne zaman tamamlanacağı gereksiz bir sorudur. İnsanlık durdukça tamamlanamayacak bir inşadır söz konusu olan. Demokratik ulus inşacılığı da kendini her an yeniden yaratma özgürlüğüne sahiptir. Toplumsallık açısından ne bundan daha iddialı bir ütopya ne de bir gerçeklik söz konusu olabilir. Kürtler, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerine de uygun olarak, demokratik ulus inşacılığına güçlü bir biçimde yönelmişlerdir.” (A.Öcalan)
Yazımızın ilk bölümünde de belittiğimiz gibi insanın yaşadığı yer ile arasında belli bir bütünlük ve daimilik vardır. İnsanın zihinsel, tinsel ve bedensel oluşumuyla o yaşadığı yerin coğrafyası, dağları, suları, ormanları, yıldızları, güneşi, toprağı ve toprağın rengi arasında belli bir harmoni vardır. İnsanın yaşadığı yeri en iyi belkide müziği anlatır, o halkın enstrümanları çaldığında o yerin dağları, gecesi, akan suları ve insanları müziğin ritmine, ezgisine katılarak eşlik eder. İnsan dilindeki, şiir ve müzikle o yer arasında birbirinden ayrılmaz bir diyalektik vardır. İnsanın ruhsal, zihinsel ve tinsel ilk belleğiyle o yer arasında koparılamayacak kadar kuvvetli bir yeşil damar (demokratik komünal hayat damarı) vardır. Bu yeşil damar o yerde yaşayan hakların dirimsel gücüdür, mizahıdır, gülüşüdür. O yeşil damar o halkların ezgilerinde, hayallerinde, düşlerinde, simgelerinde, sanatında dillenir. Eğer o yeşil damar zedelenirse, rengini yitirirse o halklar acı duyar, yok olma ile karşı karşıya kalır. Bu yüzden AKP Hükümetinin ve Türk devletinin yeşil Türk faşizmiyle yürüttüğü asimilasyonist ve soykırımcı zihniyetine karşı, demokratik komünal yaşam damarı olan ‘Yeşil Damar’ımızla sürekli demokratik bir mücadele içerisinde olmamızı gerektiriyor. Bu insanı damarımız sömürgeleşmeye, asimileye ve soykırıma karşı direncimizi temsil eder. Her insanda yaşamaya değer bir toplum veya birey olma, kendi öz-kültürleriyle, öz-benleriyle ve kendini geliştirme; başkasının sömürgesi olmaktansa kendi kendilerinin insanı olmak dürtüsü vardır. ‘Kök salmak’ diyor Simone Weil, “Bu çağda, insan ruhunun belki de en önemli ve en az tanınan ihtiyacıdır.” Şimdi bizde en önemli ve en az tanına bu ihtiyaca dönmeliyiz. Kökümüze dönüp, Demokratik-Komünal yaşam düşüncemizi yaşatıp bir sarmaşık gibi her tarafa yaymalıyız. BİTTİ

MAZLUM ERENCİ