Avusturyalı yönetmen Micheal Haneke Das Weisse Band (Beyaz Bant) adlı filmde Hitler öncesi Almanya’nın küçük bir kasabasını anlatır. O sıradan kasabanın sıradan çocukları, gençleri yıllar sonra Nazizm’in öncü kuvvetleri olacaklardır. Okulda fen, matematik, sosyal bilgiler; evde din bilgisi öğrenen çocuklardır bunlar. Konuşmaları, telaffuzları, görgüleri tamdır.

Haneke, Yahudi soykırımına giden yolu işte bu çocuklarla anlatır: Din adamı olan babalarının onlara uyguladığı katı din eğitimi, ebeveynleriyle, arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle, hayvanlarla, hemen her şeyle kurdukları ilişkiyi şekillendirir, belirler. Kasabada süregiden yoksulluk yetişkinler gibi çocukların da dikkatini kasabanın en zengin adamına ve adamın bakımlı çocuğuna yöneltir. Çocuklar görünmez bir nefret etrafında hem kenetlenir hem de patlamaya hazır birer dinamit kesilir. O dinamit beklenen işaret fişeğiyle birlikte harekete geçer: Hitler’in en parlak döneminde.

Hitler Almanya’sını tarihin en büyük yıkımına, soykırımına götüren onlarca dinamik vardı elbette. Dönemin süper güçleri tarafından kale alınmaması, dışlanması, dünyadaki siyasal değişimler, gelişmeler hakkında belirleyici olmasının tamamen engellenmesi ise en büyük serzenişleriydi. Hitler en çok o damardan girmişti: “Alman ırkı artık edilgen değil, etkin olacaktır, hakkında karar verilen değil, karar veren olacaktır!”

Milyonlarca sivilin ölümüne neden olan Nazist saldırıları, nefreti, saldırganlığı yine milyonlarca Alman, uğruna hayatını verecek kadar özümsüyor, sahipleniyordu. Bütün bu dalganın ana kaynağı da birleştiricisi de tek başına Hitler değildi. Ama Nazizm’in sembolü, harekete geçiricisi ve ortaklaştırıcısı kuşkusuz Hitler’in şahsıydı. Ne okuması için hazırlanan basit metinler ne histerik mimikleri ne de entelektüel anlamda “paçavra” olarak nitelendirilen kitabı… Sadece şahsı. 

Kendisine muhalif olan “devletli” yapıları çeşitli taktikler, olaylarla ortak bir amaç etrafında birleştirmesi; belli bir kitleyi, milliyeti, azınlığı hedef gösterme yöntemleri, entelektüel düzeyi, hitap yöntemi ve daha birçok yönüyle Hitler’le kıyaslanan bir liderin, Erdoğan’ın da şahsı şimdilerde benzer bir işlev görüyor. Erdoğan/ Hitler benzerliği, çokça yapılan haklı bir kıyas. Ama kendisini sevenler, sevmeyenler ve hatta nefret edenler için Erdoğan’ı vazgeçilmez kılan dinamikler daha az bahse konu oluyor…

Almanya’nın siyasal ve toplumsal sıkışmışlığı Hitler’i nasıl doğurup Führer yaptıysa Türkiye’nin de varoluşsal krizleri Erdoğan’ı aynı saiklerle ortaya sürüp Reis yapıyor. Kürt meselesi, Misak-ı Milli mugalatası, ekonomi de ve hemen her alandaki üretimsizlik, İslam’la ve laiklikle kurulan özümsenmemiş, gerçek adı halen konmamış ilişkiler ve daha neler neler… Her şey tam da “yüce Türk milletini batılıların küçümsemesinden, bölücülerin faaliyetlerinden koruyacak, yerli ve milli bir lider”in ortaya çıkıp ülkeyi karanlıktan kurtarmasına odaklı. Şimdi, hemen olmasına da gerek yok, olursa 2023, olmadı 2071. Devletin tıpkısıyla aynı, geleceğe taşındığını muştulayan tarihler bunlar. “Varsın biz görmeyelim…”

Haneke’nin Beyaz Bant’ta vurguladığı, Almanya’yı faşizme götüren toplumsal sıkışmışlığın, değişimin ve hatta dilsel süreçlerinin bile benzerini yaşıyor Türkiye. 1930’larda yayılması yılları almıştı, günümüz teknolojisiyle oldukça akışkan: Erdoğan’ın kullandığı kelimeler, konuşma tonlamaları ve hatta kareli ceketi ulaşabildiği çoğu yere ulaştı. Geriye sadece kitlelerini harekete geçirecek net, sarih bir nefret objesi, hakiki düşman kaldı. O “düşman” şimdilerde mecliste HDP, Rojava’da PYD, SGD; Güney’de PKK, YBŞ olarak kodlanıyor. Faşizmi olgunluğa taşıyacak dilsel sürecin gereği olarak Doğulu öğretmenler, DİHA gazetecileri, ÖHD avukatları da deniyor arada…

Beyaz Bant’ta anlatılan sürecin tamamlanıp belli kodlarla büyütülen çocukların harekete geçirilmesi Hitler’in Almanya’nın en büyük düşmanını net biçimde ifade etmesiyle başlamıştı. Hitler sembolik ifadeleri bir kenara bırakıp asıl düşmanın Yahudiler olduğunu söyler söylemez onca yıldır nefretle bilenmiş kitleler harekete geçmişti. Türkiye’de de o süreç belli bir doygunluğa ulaştı. Şimdilik “son terörist öldürülünceye dek” cümlesiyle sembolize edilse de “terörist” kelimesinin asıl muhtevası yakın zamanda fısıldanacak gibi görünüyor.

Yahudi Soykırımı’ndan sağ kurtulan binlerce insan geriye dönüp baktıklarında en çok kendilerini hareketsiz bırakan, “dizlerinin bağını çözen” o ilginç korkuya takılıp kalacaklardı. Biraz daha enerjileri olsa, iradelerine azıcık söz geçirebilseler bambaşka şeyler olacaktı…

Tutuklanmasından hemen önce Express Dergisi’ne verdiği mülakatta Selahattin Demirtaş o enerjiyi şöyle tarif etmişti: “Yüz yılda bir gelişen bir girdabın içindeyiz… Baskının çok abartılı, orantısız dönemlerde bir avantaja sahipsiniz: Kazanmak için ayakta kalmanız yeterlidir. Saldırılara illa aynı oranda cevap vermeniz gerekmiyor. Bu kadar büyük saldırıların bir dezavantajı vardır: Bu büyük güce rağmen karşısındakini yıkamazsa yenilmiş sayılır.” Enerji alıp irademize söz geçirebileceğimiz tarif budur.