- “Antikurdischer Rassismus im Fokus” kitabı, Almanya’da yaşayan yaklaşık 1,5 milyon Kürdün maruz kaldığı ayrımcılığın görünmez kalan boyutlarına, kimlik inkârına ve kriminalizasyon süreçlerine odaklanıyor.
REWŞAN DENİZ
Almanya’da yaşayan Kürtlerin maruz kaldığı ayrımcılık ve ırkçılığı ele alan Çinur Ghaderi ve E. Almstad imzalı Antikurdischer Rassismus im Fokus (Kürt Karşıtı Irkçılık Odakta) kitabı, anti-Kürt ırkçılığı özgün bir araştırma alanı olarak tartışmaya açıyor. Çalışma, Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığın resmi raporlarda ve akademik araştırmalarda yeterince görünür olmamasına dikkat çekerken, bu deneyimleri anlamlandırmak için yeni kavramsal araçlar sunuyor.
Çinur Ghaderi ve E. Almstad, Almanya’da yaklaşık 1,5 milyon Kürt’ün yaşamasına ve Kürt göçünün 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olmasına rağmen, Kürtlerin maruz kaldığı ırkçılık ve ayrımcılık deneyimlerinin akademik alanda sistematik biçimde yeterince araştırılmadığını vurguluyor. Kitap, bu eksiklikten hareketle anti-Kürt ırkçılığı tarihsel, toplumsal ve kurumsal boyutlarıyla ele alıyor.
Evangelische Hochschule Bochum'da (EvH Bochum) öğretim üyesi olan Prof. Dr. Çinur Ghaderi ve aynı üniversitede görev yapan akademisyen ve araştırmacı Esther Almstadt’ın beraber kaleme aldığı Antikurdischer Rassismus im Fokus (Kürt Karşıtı Irkçılık Odakta) geçen yıl Springer VS’den çıktı.
Kitabın giriş bölümünde, Kürtlerin birikmiş ayrımcılık deneyimlerini tanımlayabilecek analitik bir dilin ve kavramsal çerçevenin eksikliğinin, bu deneyimlerin görünmez kalmasına yol açtığı vurgulanıyor. Yazarlar, çalışmayla ayrımcılığa maruz kalan kişilerin yaşadıklarını ifade edebilmelerini sağlayacak kavramsal araçlar geliştirmeyi amaçlıyor.
Çifte ırksallaştırma
Kitapta klasik, kültürel ve kurumsal ırkçılık biçimlerinin yanı sıra Kürtlerin hem Alman çoğunluk toplumunda hem de köken ülkelerindeki egemen gruplar karşısında yaşadığı ayrımcılık ele alınıyor. Yazarlar, özellikle Türk milliyetçi çevreleri ile bazı Arap ve İranlı gruplardan kaynaklanan ayrımcılık biçimlerini de tartışarak, Kürtlerin farklı toplumsal ve siyasal bağlamlarda maruz kaldığı ırkçılığı “çifte ırksallaştırma” (Doppelte Rassifizierung) kavramıyla açıklıyor.
Kitapta ayrıca Kürtlerin devletsizliğinin yol açtığı görünmezlik ile kimliklerini ifade ettiklerinde kriminalize edilme riski arasındaki ilişki ele alınıyor. Yazarlara göre Kürtler, bir yandan kimliklerinin ve varlıklarının inkarıyla karşılaşırken diğer yandan kimliklerini görünür kıldıklarında “terör” şüphesi altında bırakılabiliyor.
Ön yargılar dolaşıma sokuluyor
Araştırma, kapsamlı bir literatür taramasına, 34 uzmanla gerçekleştirilen nitel mülakatlara ve 300 çevrim içi makaleyi kapsayan eleştirel bir medya analizine dayanıyor. Yazarlar, bu yöntemlerle resmi veri eksikliğine rağmen anti-Kürt ırkçılığın farklı görünümlerini ortaya koymayı hedefliyor.
Çalışmada ırkçılık, yalnızca bireysel önyargılardan ibaret bir olgu olarak değil, toplumsal egemenlik ve güç ilişkileri içinde şekillenen yapısal bir sistem olarak ele alınıyor. Yazarlara göre birbirini tanımayan kişilerin dahi Kürt kimliğine yönelik benzer olumsuz yargılar taşıması, bu önyargıların bireysel tutumların ötesinde toplumsal olarak üretilip yeniden dolaşıma sokulduğunu gösteriyor.
Kategoriler yetersiz kalıyor
Alman Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezi (DeZIM) bünyesinde faaliyet gösteren Ulusal Ayrımcılık ve Irkçılık Monitörü (NaDiRa), çalışmalarında siyah karşıtı ırkçılık, antisemitizm, antiziganizm, Müslüman karşıtı ırkçılık, Asya karşıtı ırkçılık ve Slav karşıtı ırkçılık gibi kategorileri ele alıyor. Ghaderi ve Almstad ise Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığın yalnızca göçmenlik veya din temelli ayrımcılık çerçevesinde açıklanamayacağını belirtiyor. Kürtlerin hem göçmen veya Müslüman kimlikleri nedeniyle Alman çoğunluk toplumunda ayrımcılığa uğrayabildiğini hem de Kürt kimlikleri nedeniyle köken ülkelerindeki egemen grupların baskısıyla karşılaşabildiğini belirten yazarlar, bu deneyimlerin kendine özgü tarihsel ve jeopolitik boyutlarına dikkat çekiyor.
Yazarlara göre Müslüman karşıtı ırkçılık veya genel göçmen karşıtlığı gibi kategoriler, Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığın bütün boyutlarını açıklamakta yetersiz kalıyor. Kürtler, bir yandan kimliklerinin ve varlıklarının inkar edilmesiyle karşılaşırken diğer yandan kimliklerini açıkça ifade ettiklerinde kriminalize edilme riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.
Çalışmada bu ikinci durum, kişinin kimliği veya aidiyeti nedeniyle potansiyel bir tehdit ya da şüpheli olarak görülmesini ifade eden “Verdachtsgemeinschaft” kavramı üzerinden de tartışılıyor. Yazarlar, bu çelişkinin anti-Kürt ırkçılığın özgün boyutlarından biri olduğunu vurguluyor.
Çok boyutlu dilsizlik
Kitabın öne çıkan teorik katkılarından biri, Çinur Ghaderi’nin kendi mülakat araştırmasına ve literatüre kazandırdığı kavramsallaştırmaya dayanan “çok boyutlu dilsizlik” (Mehrdimensionale Sprachlosigkeit) kavramı. Ghaderi, bu kavramla anti-Kürt ırkçılığın bireysel ve toplumsal düzeyde yarattığı ifade engellerini, görünmezliği ve epistemik şiddeti (epistemische Gewalt) açıklıyor. Bu yaklaşımda dilsizlik, yalnızca bir dili bilmemek veya kendini sözlü olarak ifade edememek anlamına gelmiyor. Kişinin yaşadığı ayrımcılığı tanımlayamaması, deneyimlerini paylaşmaktan çekinmesi ve toplumsal kurumların bu deneyimleri tanımaması da dilsizliğin farklı boyutlarını oluşturuyor.
Ghaderi, çok boyutlu dilsizliği birbirini besleyen dört temel boyut üzerinden ele alıyor:
*Kolonyal geçmiş ve köken ülkelerindeki yasakçı ulus-devlet politikaları, Kürtlerin ana dillerini öğrenme ve bu dilde eğitim alma imkanlarını kısıtlıyor. Bunun sonucunda bazı Kürtler, Kürtçe, Türkçe, Arapça veya Farsça ile Almanca arasında kendilerini yeterince ifade edebilecekleri bir dilsel zemine sahip olamayabiliyor. Ghaderi, bu dilsel engellerin kurumlar ve toplum tarafından zaman zaman yanlış biçimde eğitimsizlik ya da zihinsel yetersizlik olarak yorumlandığına dikkat çekiyor.
*Kürtlerin maruz kaldığı çifte ırksallaştırma, kimliğin inkarı ve kriminalizasyon gibi özgün ayrımcılık biçimlerini tanımlayacak akademik ve toplumsal kavramların eksikliği, yaşananların ifade edilmesini zorlaştırıyor. Ghaderi’ye göre kavramların bulunmaması, ayrımcılığa maruz kalan kişileri deneyimlerini anlamlandırabilecekleri ve kendilerini savunurken kullanabilecekleri analitik araçlardan yoksun bırakıyor.
*Savaş, göç, sürgün ve şiddet deneyimlerinin yarattığı psikolojik travmalar, kişilerin yaşadıklarını zihinsel ve dilsel olarak ifade etmesini güçleştirebiliyor. Kimliğini açıklaması halinde damgalanma veya terör şüphesiyle karşı karşıya kalma korkusu da kişileri kimliklerini gizlemeye, susmaya ve kendilerini görünmez kılmaya itebiliyor.
*Devlet kurumlarının, medyanın ve akademinin Kürt kimliğini istatistiklerde ve raporlarda yeterince ele almaması, Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığın kamusal tartışmalarda geri planda kalmasına yol açıyor. Ghaderi’nin Dethematisierung kavramıyla açıkladığı bu süreç, bir meselenin gündem dışına itilmesini ve toplumsal hafızada yeterince yer bulamamasını ifade ediyor.
Bağımsız bir araştırma alanı
Çinur Ghaderi ve E. Almstad’ın çalışması, Almanya’da Kürtlerin karşılaştığı ırkçılığı yalnızca bireysel tutumlar üzerinden değil, tarihsel koşullar, kurumsal uygulamalar, toplumsal güç ilişkileri ve bilgi üretim süreçleri üzerinden inceliyor.
Kitap, anti-Kürt ırkçılığın bağımsız bir araştırma alanı olarak ele alınması gerektiğini belirtirken, Kürtlerin yaşadıkları ayrımcılığı tanımlayabilmeleri ve kamusal alanda ifade edebilmeleri için kavramsal bir zemin oluşturmayı amaçlıyor. Ghaderi’nin geliştirdiği “çok boyutlu dilsizlik” kavramı ise ayrımcılığın yalnızca doğrudan maruz kalınan eylemlerle sınırlı olmadığını, kişilerin kendilerini ifade etme imkanlarını ve deneyimlerinin toplumsal olarak tanınmasını da etkileyebildiğini ortaya koyuyor.
***
2025’de 438 ırkçı vaka
Almanya’nın Duisburg kentinde 2023 yılında kurulan Kürt Karşıtı Irkçılık Bilgi Merkezi (Informationsstelle Antikurdischer Rassismus-IAKR), Almanya’da yaşayan Kürtlere yönelik ayrımcılık ve şiddet vakalarını belgeleyen ilk sivil toplum kuruluşu olma özelliğini taşıyor. Gönüllü bir ekip tarafından hayata geçirilen merkez, dijital ihbar sistemi aracılığıyla ırkçı vakaları kayıt altına alarak bu alandaki istatistiksel boşluğu doldurmayı amaçlıyor. Merkez, hem Alman kamuoyunda hem de siyaset çevrelerinde farkındalık yaratmayı, Kürt karşıtı ırkçılığı görünür kılmayı ve mağdurlara destek sunmayı hedefliyor.
İki katına çıktı
IAKR’nin 2025 yılı raporu, Almanya’da Kürtlerin maruz kaldığı ırkçı saldırıları, ayrımcılığı ve aşağılamaları belgeliyor. Raporda, Kürtlerin yaşadığı ırkçılığın kamuoyundaki tartışmalarda hâlâ yeterince görünür olmadığına dikkat çekilirken, vakaların sistematik biçimde kayıt altına alınmasının önemi vurgulanıyor.
Rapora göre, 2025 yılında Almanya’da 438 Kürt karşıtı ırkçılık vakası kayıt altına alındı. Bu sayı, 2024’te kaydedilen 217 vakayla karşılaştırıldığında yaklaşık iki katına çıktı. Vakaların 181’inin Türk milliyetçiliğiyle, 72’sinin ise Arap milliyetçiliğiyle ilişkilendirildiği belirtildi.
Yüzde 90’u dijital alanda
Kayıt altına alınan vakaların yaklaşık yüzde 90’ı dijital ortamlarda gerçekleşti. TikTok, Instagram, X ve Facebook, ırkçı içeriklerin ve saldırıların öne çıktığı platformlar arasında yer aldı. Çevrimdışı vakalarda ise eğitim kurumları en sık karşılaşılan mekanlar oldu. Raporda dikkat çeken bir diğer veri, adli başvurulara ilişkin. Belgelenen 438 vakadan yalnızca üçü için suç duyurusunda bulunuldu. Merkez, kayıt altına alınan vakaların yanı sıra bildirilmeyen olayların da bulunduğunu belirtiyor. Bu nedenle rapordaki verilerin, Almanya’da yaşanan Kürt karşıtı ırkçılığın tamamını yansıtmadığına dikkat çekiliyor.