Roj Tv’nin yayınına son verilecekti. İlk planda “akılsızlık” veya “çılgınlık” olarak değerlendirdim.
Türkiye çıldırabilir.
Türkiye Başbakanı çileden tamamen çıkabilir.
Türk basını histerik bir sessizlik içine girebilir.
Ama ne değişecek?
Bu yazıyı yazdığım saatlerde, önceden belirtildiği gibi, Roj Tv’nin Pazar akşamından sonra “susmayacağı” haberini “Özgür Gündem” proğramından edindim.
Uluslararası körlük devam ediyor.
Fransa ve Türkiye arasındaki “Kurtlar vadisindeki dans” devam ediyor. Davutoğlu, Fransa’yı tehdit ediyor ve Kürt gazetecilerinin tümüne yakınının zindanlarda olduğu Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, bu tehdidini noktalıyor: “Fransız aydınlar ve senatörler için ortak değerlerimizden birisi olan ifade özgürlüğünü savunmanın zamanı geldi.”
Bu sözler, Roj Tv’yi susturmak için Fransa ile gizli pazarlık içine giren bir ülkenin Dışişleri Bakanı’nın ağzından çıkıyor.
Donup kalmak işten değil.
Bu adam Fransız aydınlarını ve senatörlerini aptal yerine mi koyuyor?
Yoksa onun söylediklerini, akılsız bir kafanın kontrolsüz ürettiği sözlere mi yorumlamalı?
Ama ne olursa olsun “Gündem” pek o kadar da karmaşada değil.
Fransa Senatosu Parlamento’nun kararını onaylamadığı gün, olay aydınlanacak.
Tüm bunlar bana 1921 yılında Kemalistler ile Fransa arasında yapılan “gizli anlaşma”yı hatırlattı. O antlaşmada, Türkiye Fransa’ya ekonomik kapılarını Avrupa’ya açacağı sözünü, Türkiye ise “Klikya”yı (Hatay Bölgesi) Türkiye’ye devredeceği sözünü veriyorlardı.
Türkiye sözünü tuttu. Fransa da: 1939’da Hatay Bölgesi Türkiye’ye “hibe” edildi.
Yani Fransa Türkiye açısından çıldırdığında, Türkiye’nin ses tonu yükseliyor. Bunun anlamı sessizliktir: Sessizlik “gizli görüşmeler”e işaret ediyor. Sonra ise, veriler ortaya çıkıyor.
Bu kez Kurban yine Kürtler seçildiler. Avrupa devletleriyle Türkiye arasında ekonomik çıkmaz gündemleştiğinde, Avrupa’da Kürtler ile ilgili “körlük” dönemi başlar. Bu hep böyle oldu. Hep öyle olacağı anlamına gelmiyor.
Ve aslında artık öyle olmuyor da çünkü, Kürtler de “görüp, görmeyecek” güce sahipler ve bu oyun artık eskisi gibi sahneye konmayacak, konamayacak gibi…
Şimdi çark ediyor ve Kürt “ahmak lığı”na geliyorum.
Kürtler’den de bu “akılsız” siyasetin gölgesine düşenleri takip ediyorum.
Sonra daha da geniş yazacağım, ancak dikkat edin:
Kemal Burkay Türkiye BMM’sine sığınarak, Kürt dünyasına dair “ucube” şeyler söyledi, daha fazlasınıda söyleyebilir.
Sonu Diyap veya Meço Ağalar gibi de olabilir.
İşgalci Cumhuriyetin Başkomutanı M. Kemal ile, yeniden işgalin Kolonyal Başbakanı Erdoğan arasında ne fark var ki.
M. Kemal, Diyap’ı nasıl harcadıysa, Erdoğan da Burkay’ı öylesine harcayabilir, harcayacak da. Çünkü:
Burkay daha da ileriye giderek, bazen “Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü”nün açıklamalarına denk düşecek şeyler söyleyebiliyor.
Bazen eski Mehmet Metiner gibi konuşuyor. Bazen de ismi cismi olmayan hayali bir gizli servisten aldığı ve anlaşılması güç bilgileri sızdırarak “icazet” arıyor.
Tüm bunlar uzun nefesli bir siyasetin işaretleri değil.
Türkiye, Kürdistan mücedelesi dışında “seyreden Kürtler”i alt komisyonlara memur ediyor. Ümit ediyorum “harcirah”larını da veriyordur…
Diyarbekir’e kendinden görevli “peyker”i olarak yerleşen İbrahim Güçlü, deyimiyle “Sömürgeci Parlamento”nun “İnsan Hakları Komisyonu’nun terörden dolayı yaşam haklarınınn ihlalini araştıran alt komisyonu’nun” başkanı ile görüşüyor ve Komisyon’a ifade veriyor.
Bu neyin hizmeti?
İnsan hakları için mücadele mi?
Kabadayılık mı?
Sömürgeci Parlamento’ya biat mı?
Şark kurnazlığı mı?
Gammazlamak mı?
Akılsızlık mı?
Yoksa çıldırmak mı?
Güçlü, utangaç bir adam edasıyla: “literatür(üm)den taviz vermedim” diyor.
Acaba kimi kandırdığını düşünüyor, bizleri mi, onları mı? Yoksa kendisini mi?