Kimsesizliğin korkunç uğultusuna esir düşmüşlüğümüz ve voltasında yorgun kalmışlığımızı, kederli bir akşama teslim etmek gibiydi anlaşılmamak, hissedilmemek ve hepsinden öte yokmuşuz, hiç yaşamamışız gibi kala kalmak hayatın ortasında…
Varlık ve yokluk arasında onurlu bir hissiyatı taşımanın, belimizi büken ağır bedeline söylenmek için çok geç artık. Onunla ya da onsuz olmayacak hiçbir şey. Kavrulmuş sözlerin, kavrulmuş acıların, kavrulmuş inançların küllerini, göğsümüzün içinde saklamaktan hep sakıncalı olacağız. Kimseler bilmeyecek…
Duyulmayacak hiçbir ağrımız. İlk göz ağrısı sancılarımızdan doğan acılarımızla, yitikleşeceğiz yılların gölgesinde.
Ve hep arkadan vurulacağız.
Ve hep tetiği çekenler, kendimiz olacağız.
Bir ah işitmeyeceğiz umuttan, yarından, hayallerimizden. Duygularımızın kesilen uzuvlarını, hiç kesilmemiş, hiç parçalanmamış gibi yapıp, sarılmak istedikçe hayata, düşeceğiz gerçeğin ağına. Kolsuz ve kanatsız olmanın, örselenmiş geçmişimizden kaldığını bilmeye inat, inkâr edeceğiz.
Yine yağmurlar yağacak vakitsiz, yine vakitsiz ıslanacağız. Yine fırtınalara yakalanıp alabora olacağız kendi içsel denizimizin dalgalarında. Hiçbir taka yanaşmayacak ömrümüzün o anlarına. Hiç kimse arayıp, soramayacak. Yaşlı bir deniz kabuğunda kalacak son sözlerimiz.
Kim bilir belki bir med-cezir arası, deniz kabuğunda kalan son sözlerimizi toplar birileri. Belki meraklı bir çocuk bulur bizi. Belki bir balıkçı, süslemek için penceresinin pervazını, iplere dizer sözlerimizin tanelerini.
Dirhemli anlamlar doğar o vakitler. Kısalır mesafeli yalnızlıklar. Titreyen bedenlerimiz durulur, yalnızlığın adabı kendi inine çekilir. Hissedilir olur hissizlik. Yaşanmamışlık yaşanır olur. Uzaklardan el eder sevdalı yüzler ve sevdalı yüzler yüreğimizi, yüzümüzü ısıtarak geçerler içimizden.
O vakitler, ellerimizde yaşamın sevinci yeniden canlanır. Dizlerimizin üzerinden yeniden doğrulup bakarız gök kuşağının renklerine ve yeniden selam ederiz, açlık kokan direncimizin karanfil yüzüne. Gün oluruz, devran döneriz, hak eyleriz. Kızgın bir demirle dağlarız alnımızın çiziklerini. Kalbimizin nasırlaşmış emeğine armağan edip güneşi, demleniriz sessizliğimizde.
O vakitler, gözlerimizin ellerimize akan iyi niyetinde helalleşip, ayıp sayıp gözyaşlarımızı, yüzümüze düşmeden sileriz. Oysa bir adım uzaktır hep özgürlük. Oysa özgürlük ‘kimsesizleri önce kendileri terk etmesi’ gibi hep kaçaktır. Umut kadar umutsuz, umutsuzluk kadar umuttur. Eskici terkisinde sallanan kırık dökükler gibi hüzünlü, bakışlarımızın alnı açık parıltısı gibi masum, alın terimiz kadar utangaçtır. En çok da katlimizdir…
Onurlarımızın yetim kalmışlığından değil bu serzeniş, ani terk edilişlerin mağlubu oluşumuzdan. Ak düşmüş gözyaşlarımızın kirli sakallarımızda kalışından… Kelimelerimizi ecelin almışlığından… Umutlarımızın kırıntılarının bile çalınmışlığından… Ninnilerin bile pusulara ortak oluşundan… Hepsinden öte göğsümüzün kanayan bir yurt oluşundan.
Onurlarımızın yetim kalmışlığından değil bu serzeniş, yersiz, yurtsuz oluşumuzdan. Göçlere sürgün dilimizin, asla kâfi gelmeyen özlemlerini ifade edemeyişimizden. Çarmıha gerili bedenlerimizin taşlanmasından… Askıya çekilen duygularımızın, kanlı çaputlarla boğulmasından… En çok da kendi kendimizi yok etmemizden…