12 Eylül askeri faşist darbesinin yıldönümünü geçiriyoruz. 12 Eylül askeri faşist darbesi, Türkiye ve Kürdistan tarihi açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. 12 Eylül faşist darbesi, Türkiye solu ve Kürdistan’daki siyasi hareketlere büyük bir darbe vurmuştur. Solun üzerinden silindir gibi geçmiştir. Bu askeri faşist darbe karşısında ayakta kalan tek devrimci güç PKK olmuştur. Bu durum bile Önder Apo ve PKK gerçeğinin farkını ortaya koyar. Önder Apo, Kürt Özgürlük Hareketi’nin 12 Eylül faşizmine karşı nasıl bir mücadele yürüttüğünü çok kapsamlı biçimde ortaya koymuştur. Bu konuda ciltler dolusu değerlendirmeleri vardır. Biz bu yazımızda esas olarak 12 Eylül ile bugünkü AKP arasındaki bağı ortaya koyacağız.

AKP iktidarının bugün Türkiye’nin yönetici ve yeni bir Türkiye yaratma siyasi gücü haline gelme süreci, 12 Eylül askeri faşist darbesi ile başlamıştır. AKP iktidarı bugün bu noktaya gelmesini 12 Eylül askeri faşist darbesine borçludur. 12 Eylül askeri faşist darbesi olmasaydı bugün AKP diye bir iktidar partisi olmazdı.

12 Eylül askeri faşist darbesi, esas olarak Kürt halkının gelişen özgürlük mücadelesini ezmek, Türkiye’deki devrimci demokrasi mücadelesi ve bunun temel gücü olan solu tasfiye etmek için gerçekleştirilmiştir. Bir amaçları da İslamcı  muhalefeti terbiye edip sistem içileştirmek olmuştur. Bu, ABD’nin Sovyetler ve sola karşı yeşil kuşak projesinin gereği olarak yapılmak istendiği gibi, Türkiye’deki soykırımcı sömürgeci sistemin Kürtleri tümden ezip soykırıma uğratmak için bu güçleri kullanmak istemesi sonucu da gündeme alınmıştır. Böylece sömürgeci soykırımcı sistem, hem İslami kesimi sistem içileştirmiş olacak hem de Kürtlerin kuşatılıp ezilmesi için bu güçler kullanılacaktır. 12 Eylül bu temelde cumhuriyeti yeni temellerde şekillendirmeyi amaçlamıştır. Hatta bu yeni şekillendirilecek cumhuriyetin içine iradesi kırılmış ve Kürt karşıtı hale getirilmiş sol da alınacaktır. 12 Eylül’ün devleti yeniden şekillendirme planlaması dikkate alındığında bu devletin temel stratejisinin Kürtleri yok etmek isteği olduğu bir daha görülür. 


Kürt soykırımı

12 Eylül’ün Kürdistan’ı boydan boya yeniden işgal ettiği, tam bir irade kırma zindanı haline getirdiği görülür. Kürdistan’da siyasi örgütlenme ve mücadelenin geliştiği her şehir, kasaba, mahalle ve köy, polis, jandarma ve askerin operasyonlarına maruz kalmış; Kürtlükle ilgili siyasi faaliyet içine girmiş, böyle bir mücadeleye sempati duymuş ya da bu tür örgütlerle şöyle ya da böyle ilişkilenmiş, ekmek vermiş, selam vermiş herkes gözaltına alınmış, işkence görmüş ve tutuklanmıştır. Bu saldırı ve tutuklamalar esas olarak PKK’nin örgütlendiği ve mücadele ettiği alanları hedeflese de Kürt ve Kürdistan’dan söz eden reformist milliyetçi grup ve örgütleri de hedef almıştır. Onların taraftarları ve sempatizanları, PKK taraftarı ve sempatizanları gibi hedef alınmasa da örgütlü yapıları ve kadroları hedef alınmış ve dağıtılmıştır.

 PKK’nin ise tam anlamıyla kökü kazınmak hedeflenmiştir.  PKK’nin düşüncesinin dile geldiği her yer ezilmiş, PKK’nin düşüncesini duyan her kişi zindanlara atılmıştır. Öyle ki bu topraklar böyle bir örgüt görmemiş, böyle bir düşünce duymamış gibi bir kök kazıma saldırısı yürütülmüştür. Diyarbakır 5 Nolu Zindanı, bu zihniyet ve amacın uygulamalarının gerçekleştiği yerdir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi bu biçimde ezilip kökü kazınacak, sonra da işbirlikçi İslam’ın sistem içine alındığı yeni Türkiye ile soykırımcı sömürgeci devlet yeniden şekillendirilip bu devletle Kürtlerin soykırımı tamamlanacaktır. Bu yapılırken sistem içine alınmış işbirlikçi İslam, Kürtlere karşı kullanılacaktır. Kürtlerin inancı, Kürt’ü soykırıma uğratmak için kullanılacaktır. 


İşbirlikçi siyasal İslam

12 Eylül rejimi bu amaçla Necmetin Erbakan ve arkadaşlarını cezaevine atarak, onların örgütlülüğünü dağıtarak Fethullah Gülen Cemaati’ni devlet içine yerleştirmiştir. Bu cemaatle hem ABD’nin istediği işbirlikçi İslam Türkiye’nin içinde güç yapılacak hem de sistem içine alınmış İslam’la Kürtler tasfiye edilecekti. İşbirlikçi böyle bir İslam’la Kürtlerin tasfiyesi için dış güçlerden de destek alınmış olacaktı. Soykırımcı sömürgeci sistem, Fethullah’ı bunun için tam biçilmiş kaftan olarak görmüştür. Fethullah’ın ve İslamcıların devlet içine yerleşmesi ve giderek etkinliklerini arttırması böyle olmuştur. 12 Eylül’ün Turgut Özal’ı en önemli bakanlığa getirmesini de bu eksende ele almak gerekir. Özal, hem ABD’ye yakın bir kişiliktir hem de Fethullahçılara... Fethullahçı değildir ama işbirlikçi İslam’ın devlet içine yerleşmesinde rol oynayacak bir kişiliktir. Öte yandan İslami kesimleri işbirlikçi hale getirerek ve devletin hizmetine koyacak bir karaktere sahiptir. Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kendisinin Fethullahçılara verdiği desteği ve onlarla yaptığı işbirliği ve ittifakı meşrulaştırmak için “Turgut Özal da onlara hizmet etmiştir” demesi, bu gerçekliğin ifadesidir. 


Evren’den Erdoğan’a...

Turgut Özal, Fethullahçıların devlet içine yerleşmesine Başbakan ve Cumhurbaşkanı olduğu dönemde önemli katkılarda bulunmuştur. 12 Eylül, 1923’te kurulan cumhuriyetin başkalaşıma uğramasının önünü açmıştır. İşbirlikçi İslam’ı bilinçli ve planlı devletin parçası haline getirmiştir. Zaten Kenan Evren’in meydanlarda Kuran’la dolaşması, her gittiği yerde Kuran’dan ayetler okuması, yeni cumhuriyetin işaretidir. Eskiden böyle yapanlar mürteci, gerici, şeriat devleti getirecek diyerek içeri atılırken, şimdi bunlar Kemalizmin ocağı denen ordu ve onun generalleri tarafından yapılmaktadır. Bu durum zaten cumhuriyetin yeni ittifak ve dengelerle şekillendirileceğinin kanıtıdır. 

İşbirlikçi İslam’ın devlet içine yerleşmesini yavaşlatan ve engelleyen, 15 Ağustos hamlesi ve Özgürlük Mücadelesi’nin güçlenmesi olmuştur. Bu mücadele gelişince klasik Kürt inkarcılığı harekete geçmiştir. Kürt’ün işbirlikçi İslam’la oyalanması politikasına bile gerek duymadan şiddetle ezme politikası izlenmiştir. Özgürlük Mücadelesi’nin gelişmesi, cumhuriyetin yeni temellerde şekillendirilmesine fırsat vermemiş, bunu sekteye uğratmıştır. Bu süreçte Erbakan, Refah Partisi, belli düzeyde Özgürlük Mücadelesi’ne karşı kullanılsa da, bu kesimin devlet içine alınmasına izin verilmemiştir. 

Refah Partisi’nin yeniden güçlenmesinde Özgürlük Mücadelesi’nin etkisi olmuştur. Bu süreçte onların üzerine gidip dönüştürme yerine kullanma esas alınmıştır. Refah da bu süreci kendi lehine kullanmaya çalışmıştır. Refah’ın yükselişi, Özgürlük Mücadelesi’nin yarattığı sonuçlar üzerinden olmuştur. Bir taraftan devletin göz yummasını değerlendirmiş, diğer taraftan savaşın yarattığı sorunlara seslenerek kendisine bir taban bulmuştur. Deniz Baykal CHP’sinin tamamen devletçi ve Kürt düşmanı karakterinin yarattığı muhalefet boşluğunu da değerlendirerek Türkiye’nin birinci partisi haline gelmiştir. 

Uluslararası Komplo ve Kürt Halk Önderi’nin esaretinden sonra 12 Eylül’ün işbirlikçi siyasal İslam’ı sistem içine alma projesine hız verilmiştir. Zaten 20 yıldır Fethullah Gülen Cemaati’nin devlet içine monte edilmesine devam edilmiştir. Kürt Halk Önderi’nin esareti ve gerillanın Türkiye sınırları dışına çıkması sürecinden yararlanarak siyasal İslam’ın devletin içine alınması konusu yeni baştan ele alınmıştır. Bir taraftan ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi açısından işbirlikçi İslam’a ihtiyaç duyulurken, diğer taraftan Kürt Halk Önderi’nin esaret altına alınmasından sonra Kürt Özgürlük Hareketi’nin tümden tasfiye edilmesi için böyle bir iktidara gerek duyulmuştur. Soykırımcı Türk devleti bir nevi bu süreci Kürtlerin İslamcı bir hükümetle rehabilitasyon için kullanmak istemiştir. AKP’nin iktidara getirilmesi süreci böyle başlamıştır. 


Refah’ın bölünmesi

Refah Partisi içinde ‘yenilikçiler hareketinin’ başlatılması, bu temelde ortaya çıkmıştır. Bu projeyi hem ABD desteklemiş hem de Fethullah Gülenciler... Zaten soykırımcı sömürgecilik 12 Eylül’den bu yana böyle bir işbirlikçi İslam temelinde sistemi yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir.

Refah’ın bölünmesinde Fethullahçıların da çok önemli rolü olmuştur. Eğer o zamanın Fethullahçı basınına ve Fethullahçıların konuşmalarına, açıklamalarına bakılırsa bu gerçeklikler görülür. Fethullahçılar kendilerinin devlet içine yerleşmesi ve zamanla iktidarı tümden ele geçirmesinde yenilikçi denen bu kesimi kullanacaklarını düşünmüşlerdir. Zaten siyasal İslamcılar içinde Fethullah ve Erbakan mücadelesi vardır. Bu açıdan Fethullah Gülenciler Erbakan’ı zayıflatmak için de Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği yenilikçi kanadı desteklemiştir. Bu konuda ellerindeki tüm imkan ve ilişkileri kullanmışlardır. Devlet içindeki ilişkileri de, ABD başta olmak üzere dış güçlerle ilişkilerini de Tayyip Erdoğan ve ekibinin güçlenmesi ve Erbakan’ın saf dışı edilmesi için harekete geçirmişlerdir. Bu açıdan Tayyip Erdoğan’ı güç yapan ve iktidara getiren güçlerin başında Fethullah Gülen gelmektedir. 

Ancak 12 Eylül’le başlayan siyasal İslam’ın devlet içine alınmasında devletin böyle bir klik tarafından şekillendirilmesinde kim rol oynayacaktır? Bu durum bir süre sonra Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen arasında bir rekabete ve çatışmaya dönüşmüştür. AKP iktidarının ilk döneminde Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen devlet içinde klasik iktidar güçlerini saf dışı etmek için ortak hareket etmiştir. Çünkü ordu içinde siyasal İslam’ın sistem içine alınmasına karşı çıkan bir güç bulunmaktadır. Bunlar İslam’ın Kürtler ve sola karşı kullanılmasını kabul etmektedir; ancak devletin böyle bir İslamcı kesim tarafından şekillendirilmesine ve İslami kesimin devlet içine monte edilmesine karşıdır. Böyle bir İslami kesimle devleti paylaşmak istememektedir. İşte bu direnç gösteren kesimlere karşı Fethullahçılar ve Erdoğan ekibi birlikte hareket etmiştir. Ancak baştan beri devleti ele geçirmek için örgütlenmiş, 12 Eylül rejimiyle devlet içine erkenden yerleşmiş Fethullah Gülen kliği, “AKP’ye biz destek verdik, biz iktidara getirdik, şimdi devleti bunlar ele geçirmek istiyor” diyerek Erdoğan ve ekibine karşı harekete geçmiştir. Böylece devlet hangi işbirlikçi İslam tarafından şekillendirilecek ve ele geçirilecek mücadelesi şiddetlenmiştir. Erdoğan toplumsal örgütlenme gücüne ve liderlik yeteneğine dayanarak, Fethullah Gülen ise devlet içindeki ilişkileri ve dış dünya ile kurduğu köklü ilişkilere dayanarak bu mücadelede başarılı olacağını düşünmüş; rekabeti çatışmaya dönüştürmüşlerdir. Fethullah Gülenciler bir de PKK ve Apo düşmanlığının şampiyonluğunu yaparak bu mücadelede bir adım öne geçmek istemiştir. 


15 Temmuz’a doğru...

Anlaşılıyor ki 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonra bu mücadele giderek artmıştır. 2011 ve 2012 yıllarında bu mücadelenin şiddetlenmiş ve PKK’ye karşı savaş içinde Fethullahçılar kendilerini güçlendirmeye çalışmıştır. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki Tayyip Erdoğan, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşta kendisinin zayıfladığını ve Fethullahçıların güçlendiğini görerek 2012 yılının sonlarında Kürt Halk Önderi’yle ilişki kurup çatışmasızlık sürecini başlatmak istemiştir. Önder Apo da AKP’nin bu durumunu görerek 2013 Newrozu’nda çatışmasızlığı resmileştirmiş, gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkarma kararı alarak AKP’yi böyle sıkışık olduğu bir dönemde adım atmaya zorlamıştır. Tayyip Erdoğan, Önder Apo’nun Newroz’da milyonların karşısında mesajının okunmasına böyle bir ortamda izin vermiştir. 

Kürt Halk Önderi AKP’ye böyle sıkıştığı bir dönemde adım attırmak istemiştir. Ancak Tayyip Erdoğan ve ekibinin demokratikleşme ve Kürt sorununu çözme gibi bir zihniyeti olmadığı için bu çatışmasızlık ortamını kendini toparlamak için bir oyalama süreci olarak kullanmıştır. Zaten daha sonra Ergenekoncu olarak yargılanan ulusalcı kesimleri yanına alarak kendi iktidarını ayakta tutmayı hedeflemiştir. Öte yandan ordu içindeki 12 Eylül çizgisindeki bir kesimi de yanına alarak yeni sistemi kendi işbirlikçi İslam çizgisinde şekillendirmeyi hedeflemiştir. İşte Fethullahçılar, Tayyip Erdoğan ve ekibinin devleti yeniden şekillendirme sürecinde kendilerini safdışı edeceğini görerek, ordu içindeki AKP’ye muhalif batı yanlısı ulusalcıları da yanlarına alarak bir darbeyle iktidarı ele geçirmek istemişlerdir. 

15 Temmuz darbe girişimi, işbirlikçi İslamcı kanatlar arasında devleti kimin şekillendireceği konusunda yaşanan çatışmayı ifade etmektedir. 12 Eylül askeri faşist darbesinin işbirlikçi siyasal İslam’ı sistemin parçası yapma hedefi, İslamcı kesimler içinde devleti ele geçirme rekabeti ortaya çıkarmış, sonuçta bu savaşı toplumsal örgütlenmesi daha güçlü olan ve Erbakan’ın yarattığı birikimi de kendi mücadelesinde iyi kullanan Tayyip Erdoğan ve ekibi kazanmıştır.


Bu yönünü tartışmalıyız

Uzun süre ittifak yapan güçler, artık tek başlarına devleti ele geçirme gücüne ulaştıklarını düşündükleri an aralarındaki iktidar kavgasını şiddetlendirmişlerdir. Fethullahçılar Refah içinde yenilikçiler denen grubu destekleyip iktidara gelmesinde rol oynamıştır. Bu iktidara karşı olan güçlere karşı ortak hareket etmişlerdir. Bu süreçte Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı Fethullahçılara imkanların önünü sonuna kadar açmıştır. Fethullahçılar bu temelde palazlandıkça palazlanmışlardır. Zaten Tayyip Erdoğan, “ne istediniz de vermedik” diyerek Fethullahçıların gelişip güçlenmesinde nasıl rol oynadıklarını açıkça itiraf etmiştir. AKP iktidarı Fethullahçıların gelişip güçlenmesine ve devlet içine yerleşmesine ‘yardım ve yataklık’ yapmıştır. Fethullahçılara en büyük yardım ve yataklığı yapan AKP iktidarı olmuştur. AKP’yi iktidara getiren de 12 Eylül zihniyeti ve politikaları olmuştur. 

Eğer bugün işbirlikçi siyasal İslam devleti önemli oranda ele geçirdiyse bu süreç 12 Eylül’le başlamıştır. 12 Eylül ilk önce Fethullahçıları desteklemiş, Tayyip Erdoğan da Fethullahçılarla ittifak yaparak kendini iktidar yapmış, daha sonra Fethullahçılara karşı iktidar mücadelesine girişmiş, 15 Temmuz darbe girişimi başarısız olunca da Fethullahçıları tümden tasfiye ederek 12 Eylül’ün hedeflediği işbirlikçi İslam’a dayalı yeni cumhuriyetin temel gücü haline gelmiştir. 12 Eylül ve AKP iktidarı ilişkisini bir de bu yönüyle irdelemek, değerlendirmek ve toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. 

12 Eylül’ün Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme ve solu tasfiye etme politikası ve uygulamaları çok değerlendirme konusu olmuştur; ancak 12 Eylül’ün işbirlikçi İslam’a dayalı yeni devleti şekillendirme politikası ve sonuçları yeterince ele alınmamıştır. 

Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi ve sol, 12 Eylül’ün bu karakterine yönelik değerlendirme, açıklama ve tutum içinde olmuştur; ancak diğer boyutları kadar gündem olup toplumsal bilinç haline gelmemiştir. 12 Eylül 37. yılına girerken bu durumun irdelenmesine ve sonuçlarının daha fazla ortaya konulmasına ihtiyaç vardır. O zaman 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve Fethullahçılar çatışması, daha iyi anlaşılır. 


ÇÎYAGER NUCAN