Türkiye görüldüğü gibi kanlı bir süreçten geçiyor. Daha önceki yazı ve açıklamalarımızda Erdoğan önderliğinde savaşın geliştirildiğini, HDP binalarına saldırılar düzenlenerek kontrollü şiddeti sürdürdüklerini ama bu şiddet dalgasının onları da aşacağını ve altında kalacaklarını belirtmiştik. Bugün olanlar çok da tahmin edilemeyen ve beklenmeyen olaylar değildir. Suruç Katliamı‘ndan sonra devlet hedefi bilerek saptırdı ve IŞİD üzerine gitme yerine PKK’ye, Kürtlere savaş açtı.

Şimdi AKP ve yandaşı medya Ankara Katliamı’ndan sonra çok zora girdiler ve olayı nasıl saptıracaklarını ve hedef şaşırtacaklarının yollarını arıyorlar. Ama ne yapsalar nafile. Dediğimiz gibi şiddet politikasının varacağı yere vardılar. Suç üstü yakalandılar. Kürdistan’da veya sadece Kürtlere karşı yapılan terör saldırılarını gizleme ve gündemden düşürme kolay oluyordu ama Ankara’nın orta yerinde olan bir katilamı da öyle kolay kapatamazlar. Bu işin devletin göz yumması, ön açması ve yönlendirmesiyle olduğu açıktır. AKP ve Erdoğan “Devleti suçlamayın, HDP’yi ve PKK’yi suçlayın” dese de sonucu değiştiremezler.

Bu katliamların esasında Kürt düşmanlığı vardır. Türkiye yıllardır IŞİD’i destekledi ve Rojava’da Kürtlere saldırttı. Sınır bölgeleri IŞİD’in eline geçtiğinde hiçbir rahatsızlık belirtmediler. Hükümet ne kadar silahı IŞİD’e aktardı tam bilinmiyor, hep gizledi. IŞİD’in eline ordulara yetecek kadar silah geçtiğinde yine Türk hükümeti hiçbir tepki göstermedi. Şimdi IŞİD’e karşı ABD, YPG ve diğer Arap örgütlerine silah yardımı yapınca Davutoğlu, Rojava’yı bombalayacaklarını söylüyor. Aynı gün Erdoğan ve Davutoğlu’nun ağzından kan akmaya başladı. Bu tepkilerin altında yatan tarihsel Kürt düşmanlığı ve ırkçılığıdır.

Evet, Ankara’daki katliam Türk devletinin bir eseridir. Kimse bunu saptıramaz ve başkasına yıkamaz. Tetikçi olarak kullanılan IŞİD’dir ama senaryonun yazarı ve yönetmeni Türk yöneticileridir. IŞİD’e Türkiye topraklarını kim açtı? IŞİD, Türkiye’de bu kadar nasıl rahat hareket eder oldu? Bu soruların cevabını hükümet vermek zorunda. Ayrıca bu konularda Türkiye’nin sicili çok kötüdür. Ne zaman muhalefet güçlense veya halkların hak talepleri gündeme gelse büyük katliamlar ve provokasyonlar düzenlenir. 1955 İstanbul’da Rumlara yönelik katliam ve talanların özel harp dairesinin başarılı bir eylemi olduğunu Sabri Yirmibeşoğlu anlattı. 1970’lerde Türkiye’de toplumsal hareketlilik ve emekçilerin örgütlülüğüne karşı 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı düzenlendi. Aynı dönemler Çorum ve Maraş katliamları yapıldı. 1990’larda Sivas Katliamı ve Kürdistan’daki Newroz ve diğer kırımları hafızalarımızda daha çok taze.

Dikkat edilirse bu devlet veya yönetim organları ne zaman muhalefeti bastırmaya veya baskı rejimleri kurmaya kalksalar kurbanları hep aynı kesimlerdir. Ölenler hep Aleviler, sol ve demokratik çevreler, Kürtlerdir. 5 Haziran Diyarbakır Katliamı‘nda hedef yine Kürtlerdi. Suruç’ta Kürtlerle dayanışma içinde olan demokratik-devrimci güçlerdi. Ankara’da katledilenler yine barış isteyenler, Kürtler, demokratik güçler ve sendikalardı. Kurbanların kimlikleri ne kadar da birbirlerine benziyor. Bunların tümünün rastlantı olması mümküm müdür?

Şimdi bazı fırıldaklar “Bu bombalar seçimlerde AKP’ye oy kaybettiriyor, öyleyse AKP’nin bu işte parmağı yok” diyorlar. Öyleyse bir kaç bomba da AKP mitinglerine koysalar ya! AKP daha fazla mağdur numarası çeker, oylarını da artırır. Bu oy ve iktidar ne kadar da vazgeçilmez ve kutsal bir amaç olmuş! Bu katilamları meşrulaştırmak ve sıradanlaştırmak AKP’nin ve basınının artık günlük mesguliyeti haline gelmiş durumda. Dökülen kanları üzerlerine sıçratan eski solcu veya “Kürt kökenli” hainler de malesef bulabiliyorlar. Her koşulda AKP’yi temize çıkarmaya çalışan açık veya gizli suç ortakları boy gösteriyorlar. Halklarımız bu kanlı katillere ve çetelere suç ortaklığı yapan tipleri, kemik yalayıcılarını unutmayacaktır.

Kürdistan’da katliamlar artık olağanlaştı ve günlük yaşanır oldu. Devletin tüm savaşan unsurları, kara, hava güçleri harekete geçirilmiş durumda. Günlerce sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. 12 Eylül karanlıklarını yaşadık. O günlerde bile beş gün, sekiz gün süren sokağa çıkma yasaklarına tanık olmadık. Cizre’de yüz bin insanın katıldığı cenaze töreninde 16 tabut birden taşındı. Bunların içinde çocuklar, kadınlar, yaşlılar da vardı. Buna rağmen Başbakan Davutoğlu “Yanlışlıkla bile olsa bir tek sivil ölmemiş“ diyebildi. Herhalde Cizre’liler cenaze kaldırmadı, bir hayal gördüler! Bizler TV’lerde o görüntüleri görmedik, bir rüya gördük! 

AKP’nin katliam ve inkarda 1930’lardan hiç de farklı olmadığı, aynı zihniyeti taşıdığı ortadadır. Zaman zaman “Kürtler vardır” gibi açıklamalarda bulundular ama bunu içselleştirerek, düşüncelerini değiştirerek demediler. Siyasi bir taktik ve manevra olarak soruna yaklaştılar. Yoksa Dolmabahçe mutabakatında sorun artık çözüm yoluna girmeye başlamıştı. Ama Erdoğan bir çırpıda tekmeyi vurup masayı devirdi ve savaş makinasını devreye soktu. Bugün Kürdistan’da mezarlar dahil her taraf bombalanıyor. Çok sayıda Kürt gencini öldürdüklerini açıklayarak övünüyorlar.

Barış adımları ciddiyetle atılmazsa katliamların olacağını Önder Apo, HDP heyetine defalarca söylemişti. “Sizi de vururlar, herkes dikkatli olmalı” diyordu. Öngörülerinin ne kadar yerinde olduğunu artık kabul etmeyen kalmadı. HDP eşbaşkanlarına karşı suikastler düzenleneceğini artık basın da söyler oldu. Erdoğan bile seçim sonuçlarına karşı bir darbe yaptı ve Türkiye’yi bir kaos ortamına attı. Bu kaos ortamından yeniden bir AKP iktidarı çıkarmaya çalışıyorlar. Kürt halkı ve Türkiyeli demokrasi güçleri barış ve demokrasi cephesini güçlendirerek AKP’nin bu kanlı oyunlarına dur demelidir. Zaman direnme ve örgütlenme zamanıdır.