"Ali Şeriati" muazzam bir öngörü ile 70’li yılların ortalarında; geleceğin önemli çatışma alanlarından birinin bir türlü "Batı tipi moderniteye" asimile edilemeyen İslam olduğunu söyler. Ona göre; üç yüzyıl öncesine kadar; Batı Hıristiyanlığı ve Doğu Müslümanlığı birbirinin rakibi/ötekisi olarak varlıklarını sürdürmüşler ve neredeyse her alanda rekabet etmişlerdir. Ancak bu denge 17. yüzyılda bozulmaya başlamış 19. yüzyılın sonunda ise neredeyse bütün Doğu Müslümanlığı ya direkt herhangi bir batılı devlet tarafından sömürgeleştirilmiş; ya da İran ve Türkiye gibi yarı sömürgeleştirilmiştir. Yani nereden bakarsanız bakın bin yılı aşkın bir rekabet bir tarafın mutlak üstünlüğü, diğer tarafın neredeyse mutlak teslimiyetiyle son bulmuştur. 

İşte bu durumun Müslüman aydının ruhunda derin yaralar açtığını söyler Ali Şeriati. Ona göre toplumların hafızasında iki yüzyıla yakın tarihtir ve doğu aydını yaşadığı yenilgiyi; ne anlar ne de hazmeder. O hala atalarının batı toplumlarına tattırdığı muazzam yenilgilerden kendine avuntular üretir. Atalarının geçmişteki zaferleri ile kendini çağımız dünyasında Batı ile eşitlemeye hatta yersiz bir kibirle Batı'dan aslında daha iyi olduğunu ispata koyulur. Tayyip Erdoğan’ın "Amerika’yı aslında Müslümanlar keşfetmiştir" ifadesi, daha sonra Ahmet Davutoğlu’nun benzer ifadeleri bu yaklaşımın sonucudur. Üç yüzyıl önceki maziye ilişkin ise güya; yetkin, iradeli yöneticiler ve onların elde kılıç zaferden zafere koşmaları anlatılır. Müslüman doğu Viyana önlerindedir! Ne olmuştur da bir anda her şey tersine dönmüştür? Daha yakın sayılabilecek bir zamanda Viyana önlerinde kılıç sallarken şimdi bütün kurumları dağılmış; neredeyse hiçbir alanda Batı ile rekabet edilemez hale gelinmiştir? 

Müslüman aydın bunu; Batı'nın kurnazlığı, kendisinin saflık düzeyinde doğu tipi mertliği(!), kötü idarecilerin basiretsizliği gibi sübjektif nedenlerle izah eder. Yani kandırılmıştır! Bütün izah neredeyse Katerina’nın Baltacı’yı kadınlığıyla kandırmasına kadar indirgenir. Tarih algısı bu kadar sığ ve yüzeydedir. Kuvvetli bir tarihi ve toplumu okuma yetisinden yoksundur; geçmişten ürettiği kibirle bugünü anlamaya ve geleceği kurmaya girişir. Sanayi devrimi hiç olmamış; toplumlar başka bir üretme sürecine hiç girmemişçesine davranır. Hala "fetihcidir", atalarının fetihleriyle övünür. Koca koca salonlarda fetih haftaları düzenler. Bunu da hiç sıkılmadan; mazlumun zalime karşı savaşı gibi anlatır; ama kimse savaş ganimetinden bahsetmez. Hala toplumsal refah; "fetih ve ganimet" üzerinden izah edilmeye çalışılır. Saint Simon; "Eskiden zenginlik savaşla el değiştirirdi; ancak günümüzde esas olanın verimliliktir ve refah ve zenginlik için savaş barbarlıktır" der. Refah ve zenginlik istiyorsanız, verimli olacaksınız; daha iyi ve daha çok üreteceksiniz. Sanayi toplumunun temel Refah paradigması artık budur. 

AKP ve Tayyip Erdoğan bunun tamamen dışında hala fetihçidir; Sünni/Müslüman dünyanın liderliği diye anlatılan aslında Sünni/Müslüman dünyanın yeni yöntemlerle fethidir. Suriye siyaseti, El Nusra ve DAİŞ benzeri kesimlerle açık gizli işbirliğinin nedeni de bu siyasettir. Sormazlar mı adama; "Nasıl olacak bu iş? Sünni/Müslüman dünyanın hangi sorununu çözmeye adaysın da söz konusu dünyaya lider olmaya çalışıyorsun? Demokrasi sorununu mu çözeceksin? Bu mümkün değil, çünkü en gerici en anti demokratik kesimlerle birlikte oluyorsun; demokrasi algın seçilmiş olmanın bir adım ötesine gidemiyor. Muazzam birikmiş sermayen ve teknolojin var da bunu mu ihraç edeceksin! Bir tane uluslararası markan yok; bütün stratejik sektörlerde dışa bağımlısın, sen kendin dışardan gelen sıcak para olmazsa cari açığını kapatamayacak durumdasın. Bütün bu stratejik zaaflarınla nasıl olacak da stratejik bir derinlik yakalayacaksın? Suriye’de bu siyaset açıkça duvara çarpmıştır; ne dedilerse tersi olmuştur. Ne Esad gitmiştir, ne de Kobanê iki günde düşmüştür.

Dışarıyı fethedemiyorsan o zaman kolayı var; içeriyi fethedersin, hem bu daha kolay! Birkaç partili mütahitle iş tutup, dışardan da sermaye sahiplerini ülkedeki iç talana buyur ettin mi al sana büyülü ekonomik büyüme mucizesi. Rantı yükselmiş kent merkezlerinden yoksul insanları "kentsel dönüşüm" benzeri yaklaşımlarla şehirlerin kenarına itersin, arkanda al gülüm, ver gülüm parti mütahitleri iç talana/fetih hareketine girişirsin. Sonrası malum; şehirlerin en güzel yerlerinde yükselen gökdelenler, AVM’ler ve bunlar yapılırken sayısız iş kazalarında yaşamını yitiren yoksul insanlar! 

Türkiye egemenlerinin bütün kesimleri fetihçidir; bakmayın siz o "Yurtta sulh, cihanda sulh!" iddiasına; dışarda fethin olanağı kalmadığı için öylesine söylenmiş bir sözdür o! Eğer gerçekten bir karşılığı olsaydı o sözün; tek dil, tek din, tek millet gibi bir tarifle iç fetih hareketine girişilmezdi. Ne Dêrsimler yaşanırdı, ne Ağrılar! Demokratik bir toplum ancak içerde ve dışarda sulhu yaşayabilir. Yani aslında; laik olan ve binlerce insanı Sarıkamış’ta ölüme götüren Enver’le; fethi kutsayan dindar Davutoğlu arasında hiçbir fark yoktur.