• İşin en kolay yolu, mevcut söylemi tekrar etmek ve eleştiriyi dışarıya yöneltmektir. Oysa gerçek düşünsel emek, insanın kendi paradigmasını da sınamasını gerektirir.

ŞEMSETTİN ÖZER

Eleştiri, bir kültürdür; bir nitelik, bir düşünme biçimi ve dünyaya bakma felsefesidir. Eleştiri, kişisel ya da öznel bir saldırı alanı değildir. İnsanların ve toplumların kendi eksiklerini görebilmeleri, yanlışlarıyla yüzleşebilmeleri ve kendilerini yeniden kurabilmeleri için gerekli olan düşünsel zemindir.

Gerçek eleştirinin amacı yıkmak değil, aydınlatmaktır. Eleştiri; hakikati arama çabasına, bilime, akla ve belirli bir değerler sistemine dayanmalıdır. Eleştiri, yalnızca “yanlış bulma” faaliyeti değildir; yanlışın nedenlerini anlamaya, doğruyu yeniden üretmeye ve daha ileri bir düşünce düzeyine ulaşmaya yönelik bir çabadır.

Demokratik toplumlarda eleştiri yalnızca bireysel bir düşünce özgürlüğü değildir. İfade özgürlüğü, çoğulculuk, hukuk, kamusal denetim ve farklı düşüncelerin bir arada var olabilmesiyle birlikte bir kültüre dönüşür. Bu nedenle eleştiri kültürü, yalnızca insanların konuşabilmesi değildir; iktidarın, kurumların, ideolojilerin ve toplumun sorgulanabilmesidir.

Tarihsel zemin ve yüzleşmek

Batı ile Ortadoğu’nun, farklı tarihsel deneyimleri vardır. Batı’da Antik Yunan felsefesinden Rönesans’a, Reform’dan Aydınlanma’ya, bilimsel devrimlerden modern demokrasiye kadar uzanan süreçlerde otoritenin, geleneğin ve yerleşik doğruların sorgulanmasına imkân veren güçlü düşünsel damarlar ortaya çıktı. Elbette Batı tarihini, yalnızca özgürleşmenin ve ilerlemenin tarihi olarak görmek de doğru değildir. Dogmatizm, dini baskılar, savaşlar, sömürgecilik ve otoriter rejimler, Batı tarihinin de ayrılmaz parçalarıdır. Bugünkü eleştiri ve demokrasi kültürü gökten inmiş, tamamlanmış ve kusursuz bir miras değildir. Uzun mücadelelerin, çatışmaların, kırılmaların ve geçmişle hesaplaşmaların sonucunda oluşmuş tarihsel bir birikimdir.

Ortadoğu ve İslam dünyasının tarihi de yalnızca kapalılık, dogmatizm ve eleştiriye düşmanlık üzerinden okunamaz. İslam’ın erken dönemlerinden itibaren felsefe, kelam, bilim, hukuk ve edebiyat alanlarında güçlü tartışma ve sorgulama gelenekleri gelişti. Farklı düşünce ekolleri birbirleriyle ciddi tartışmalar yürütmüş ve insanlık düşüncesine önemli katkılar sunmuştur.

Modern dönemde siyasal parçalanmalar, sömürgecilik deneyimi, otoriter yönetimler, din-devlet ilişkileri ve modernleşme sorunları, eleştiri kültürünün ve demokratik kurumların gelişimini farklı biçimlerde etkiledi. Dolayısıyla mesele, “Batı eleştireldir, Ortadoğu eleştiriye kapalıdır” biçiminde basit bir karşıtlığa indirgenemez. Her iki dünyanın tarihinde de eleştirel düşüncenin güçlü örnekleri olduğu gibi, eleştiriyi sınırlayan otoriter ve dogmatik dönemler de vardır.

Asıl mesele şudur: Eleştirel düşünce ne ölçüde kalıcı bir toplumsal ve siyasal kültüre dönüşebilmiştir?

Düşüncenin var olması başka, düşüncenin kurumsallaşması ve toplumun kendisini sürekli olarak sorgulayabileceği mekanizmalar yaratması başkadır.

Bugün hiçbir düşünsel çevre kendisini eleştirinin dışında tutamaz.

Sağ, kendi doğrularını mutlaklaştırarak cehaletini yeniden üretiyor. Sol, kendini beğenmiş anlayışı ile yüzleşmekten kaçıyor. Dini çevreler, kendi yorumlarını sorgulanamaz bir kutsallık hâline getirerek ısrar ediyor. Seküler çevreler de kendi doğrularını aynı şekilde mutlaklaştırarak herkesi gerici görüyor. Milliyetçi, liberal, muhafazakâr, sosyalist veya başka herhangi bir düşünce, aynı eleştiri ölçüsüne tabi tutulmadığında düşünce bir tabu hâline getirilmektedir. Ortadoğu’nun çıkmazı buradadır, çünkü eleştirinin gerçek sınavı başkasını eleştirmek değildir. Asıl sınav, kendi tarafına da aynı ölçüyü uygulayabilmektir.

Kendi doğrularımızı sorgulamaya başladığımız yerde eleştiri gerçek anlamını kazanır. Kendi doğrularımızı mutlaklaştırdığımız anda ise eleştiri yavaş yavaş dogmaya dönüşür.

Bu nedenle eleştiri, kendisini de eleştirebildiği ölçüde eleştiridir.

Eleştirinin kurumsallaşması

Devrimci sosyalistler, tarihsel olarak yalnızca mevcut düzeni eleştirmekle kalmadı; yerleşik değerleri, sömürü ilişkilerini ve iktidar biçimlerini sorgulayarak yeni toplumsal değerler yaratmaya çalıştı. Bu sorgulama, geçmişle hesaplaşmayı ve insanın kendi yarattığı toplumsal ilişkileri yeniden düşünmesini mümkün kıldı; emekle yoğrulan büyük bir düşünsel ve toplumsal dalganın ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

Sosyalist düşüncenin demokratik haklar, emek mücadelesi, eşitlik, özgürlük ve bilimsel düşünce alanlarında yarattığı tartışmalar, modern dünyanın düşünsel gelişiminin önemli parçalarından biri oldu fakat burada büyük bir paradoks ortaya çıktı. Sorgulama üzerine kurulan bir düşünce, zamanla kendisi sorgulanamaz hâle gelebilir. Bilim adına bilimin sorgulayıcı ruhundan uzaklaşmak, demokrasi adına demokrasiyi sınırlandırmak, özgürlük adına farklı düşüncelere tahammülsüzleşmek; düşüncenin kendi karşıtına dönüşmesidir.

Sosyalizmin toplumsal özünde bulunan demokrasi, bilim ve eleştiri, dogmatik bir doktrine dönüştüğünde, yalnızca sosyalist düşünce değil, insanlık da önemli bir imkânını kaybeder. Bilim, sonuçları ezberlemek değil, sonuçların hangi koşullarda değişebileceğini araştırmaktır. Demokrasi, yalnızca kendi düşüncemizin ifade edilmesi değil, karşı düşüncenin de var olabilmesidir. Sosyalizm ise yalnızca belirli tarihsel formülleri tekrarlamak değil, toplumun değişen gerçekliği karşısında kendisini yeniden düşünme yeteneğidir.

Buradan demokratik komünal paradigma açısından da önemli bir sonuç çıkar. Demokratik komünal paradigmayı kurumsallaştırmak ya da onu yaşamın farklı alanlarında bir komünal yaşam biçimine dönüştürmek, öncelikle kendi mutlak doğrularından vazgeçmeyi gerektirir.

Paradigma, yalnızca ajitasyon ve propaganda diline indirgenmeye devam ettiği sürece kurumsallaşması zorlaşır. Bir paradigmanın kurumsallaşması, onun yalnızca savunulmasını değil; uygulanmasını, sınanmasını, eleştirilmesini ve gerektiğinde yeniden kurulmasını gerektirir.

Her kurum, birey ve örgüt, birer akademi gibi çalışabildiği ölçüde kendisini geliştirebilir. Bu durum, Rojava deneyimi açısından da, legal kurumlar açısından da tartışılması gereken önemli bir meseledir. Demokratik komünal paradigma, yalnızca tekrar edilen bir söylem olmaktan çıkarılıp gündelik yaşamın, kurumların ve örgütlenme biçimlerinin içine taşınmadığı sürece kendi potansiyelini tam olarak ortaya koyamaz.

Buradaki temel sorun, paradigmanın varlığı değil, paradigmanın bir düşünsel çerçeve olmaktan çıkıp dokunulmaz bir doğruya dönüşmesidir.

İşin en kolay yolu, mevcut söylemi tekrar etmek ve eleştiriyi dışarıya yöneltmektir. Oysa gerçek düşünsel emek, insanın kendi paradigmasını da sınamasını gerektirir, çünkü eleştiri ve paradigma, yalnızca siyasi bir söylem değildir; ciddi bir düşünsel emek, disiplin ve estetik düşünme biçimi gerektiren bir felsefedir.

Paradigma ve nesnel gerçeklik

Kurumların çokluğu, başarının olduğu anlamına gelmez; kendilerini sürekli üretmek, dönüştürmek ve yeniden yaratabilmekle kurum olurlar. Aksine, yalnızca bir can sıkıntısına dönüşürler. Düşüncenin bir eylem anlayışından çıkıp iflas etmesi burada başlar. Mesele, dönüşümün karakterden ve karakterin kurumların dönüşüm sürekliliğine dönüşerek başarıya ulaşmasıdır.

Eleştiri, biçimsel olarak varlığını sürdürürken özünü de kaybedebilir.

İnsan başkalarını eleştirir fakat kendisini eleştirmez.

Kendi örgütünü eleştirir fakat kendi yöntemini sorgulamaz.

Kendi paradigmasının yanlışlanabileceğini kabul eder gibi görünür fakat pratikte onu dokunulmazlaştırır.

Eleştiri, böylece canlı bir düşünme yöntemi olmaktan çıkar ve bir ritüele dönüşür.

Tıpkı bir Müslümanın yalnızca cumadan cumaya camiye gitmesi gibi, eleştiri de yalnızca ihtiyaç duyulduğunda başvurulan bir davranışa dönüşebilir.

Oysa eleştiri, bir ritüel değildir.

Eleştiri, kendini tekrarlamak değil, sürekli bir zihinsel faaliyettir, değişimdir.

Kendimizden başlamaktır; yeniden zihinsel üretme ve ilerlemedir.