Uzun süredir, AKP ile Cemaat arasındaki sürtüşmeler biliniyordu. Ama son günlerde dershaneler üzerinden açık savaşa dönüştü. Karşılıklı olarak her türlü iddia, suçlama havada uçuşuyor. Taraf gazetesine bavullar gelmeye, açılmaya başlandı. Herhalde gizli kasetler yayın sırasını bekliyor. Bütün medya, AKP-Cemaat kavgasını naklen yayınlıyor. Tam da seçim dönemine girerken kızışan kavganın nedeni ve anlamı nedir?

Çarpıklık ilk olarak devlet yapılanmasından gelmektedir. Laik-hukuk devleti olduğu iddia edilen TC, hiçbir zaman gerçekten laik olmamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran devlet, dini örgütlemiş ve devleti yönetmek için dini sonuna kadar kullanmıştır. Buna karşılık olarak, Sünni tarikatlar da her fırsat bulduklarında devlet içinde ve üzerinde etkili olmak çabasına girmişlerdir. Devlet, hem emrindeki Diyanet teşkilatını hem de bu tarikatları kullanarak egemenliğini sürdürmüştür.
Cumhuriyetin kuruluş döneminde, devletle çelişkiye düşen tarikatlar biraz zarar görmüşlerdir. Ama 1946’dan sonra, çok partili dönem ile birlikte devletin bir dayanağı hatta parçası haline gelmişlerdir. Özellikle sola karşı mücadele sürecinde devletle bütünleşmişlerdir.
Gülen cemaatine gelirsek:
Kendi açıklamalarına göre, tarihleri 1960’lı yıllarda yükselen sol-sosyalist harekete karşı Komünizmle Mücadele Dernekleri kurmakla başlıyor. Bu dernekler, kamyonlarla bedavaya insan toplayıp “Komünizmi Telin” mitingleri ve o zamanki sosyalist parti TİP taraftarlarına karşı, din adına linç saldırıları yapardı. O günlerden beri, her gerici saldırıda bu cemaat başrolde yer aldı. 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbecileri solu tasfiye etmek için, başta bu cemaat olmak üzere her türlü gizli çete örgütlenmesine yol açtı. Cemaat özellikle 12 Eylül 80 sonrası her alanda palazlandı-palazlandırıldı. Derin devletin bir uzantısı olarak gelişti. Devlet dışında ne gibi dış destekleri var bilmiyoruz. Ama şunu iyi biliyoruz ki, 1990’larda Kürt Özgürlük Hareketi yükselince, Cemaat bütün unsurlarıyla Kürtlere karşı atağa kalktı. O günden beri de saldırılarını sürdürüyor.
Cemaatin en başından, medyadaki kalemşörlerine-tetikçilerine kadar hepsine bakarsak, hepsi de Sri Lanka modeli peşinde koştuklarını kendileri her gün yazıyor, söylüyor. 2011-12 yılları Cemaatin zirvede kılıç salladığı yıllar oldu. Ama başarısız oldular. Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmeye kalkışıp beceremeyen her akımın sonu kendisinin tasfiye olmasıdır. Son 30 sene bunun sayısız ve trajik örnekleriyle doludur. Tarih başarısız, kifayetsiz muhterislerin mezarlarıyla doludur. Cemaat için de aynı akıbet söz konusudur.
Açıkça tartışılması gereken şudur:
Cemaatin hukuk sistemi içinde yeri, yasal çerçevesi nedir?
Bu cemaat denilen teşkilat, bir inanç grubu mu, dernek mi, spor kulübü mü, vakıf mı, şirket mi, siyasi parti mi, istihbarat örgütü mü, nedir? Geliri-gideri nedir, kim-nasıl denetler? Nasıl üye olunur, nasıl üyelikten atılır, yönetimi nasıl belirlenir, kim belirler? Yarın emri Hak vaki olduğunda, Hoca efendinin yerine kim-nasıl tahta geçecektir? Bunları şahsi merakımdan değil, cemaatin hukuken hiçbir zemini olmadığını göstermek için söylüyorum. Yarın politik ortam değiştiğinde, Cemaat de tıpkı Ergenekoncular gibi gizli bir çete olarak yargılanabilir. Bundan kurtulmanın tek yolu yasal-saydam bir yapılanmaya dönüşmektir. Ama zaten kavga da burada patlıyor. Cemaate bu “mütevazı” yapılanma yetmiyor. Onlar, derin yani gerçek devletin tamamını yönetmek istiyor. Gerisi teferruattır. Erdoğan ve müttefikleri de cemaati sınırlamak, kendi başlarına yönetmek istiyorlar. Bu temelde kavga sürüyor. Kılıçdaroğlu ve CHP ise Cemaat ile uzlaşıp bu kavgadan pay kapmak istiyor.
Ezilenler için, AKP ve cemaat arasında bir tercih yapmak söz konusu olamaz. Ama hukuken şöyle bir gerçek var: AKP’yi beğenmeyen muhalefet yapar, oy vermez ve iktidardan düşürür. Ama, Cemaat ne iktidar, ne muhalefet, ne deve ne de kuş. Her zaman ve sadece kara ortak bir gizli teşkilat konumunda. Öncelikle, Cemaat kendisini yasal-saydam bir yapıya sokmak zorunda. Ya olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak zorunda.
AKP yönetimi ise “Çözüm süreci”ni hızla ilerletmek yerine oyalamalarla, yeni tasfiye oyunlarıyla zaman kaybetmeye devam ederse, en başta kendisini zora sokacaktır.
Sorunun özü ise, 12 Eylül anayasasına dayanan faşist-tekçi-kirli devlet yapılanmasına son verilip yeni bir anayasaya dayalı demokratik cumhuriyetin kurulmasıdır. O güne kadar bu tür boğuşmalar bitmeyecektir.