Türkiye “bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’de güçlü bir yer kapma” macerasında duvara tosladı.
Bu strateji, Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” kitabında formüle edilmişti. İflas etmiştir.
“Bölgede güç merkezi” olma hedefi çökmüş, bu hedef çökünce de, AB perspekifi de kaybolmuştur. Hatta AB açısından Türkiye, “eski statüsünü” de kaybetmek üzeredir; “AB ile savaş bölgesi olan Ortadoğu” arasında “tampon bölge” olmaktan (yani ne AB’nin içinde olmak, ne de tamamen dışında kalmak durumundan) çıkma sürecine girmiş, hem Kürdistan’daki savaşın şehirlere taşınmaya başlamasıyla, hem Suriye ve Irak’tan gelen göç dalgasıyla, hem de DAİŞ’in Türkiye içinde örgütlenmesiyle birlikte, AB’nin sınırları doğrudan doğruya “savaş bölgesine” dayanmıştır.
İşe bu durum, Avrupa açısından sratejik önem taşıyor. AB ülkelerinin çıkarı, Türkiye’nin yeniden “tampon” bölge haline gelmesidir. Bu ise Türkiye’nin “savaş bölgesi” olmaktan çıkmasını gerektiriyor. Türkiye savaş bölgesi olmaktan nasıl çıkabilir?
Tek yol, “Davutoğlu çizgisinin” yerine, “Apocu stratejik derinliğin” geçirilmesidir. Yani sınırlar değişmeksizin, Kürdistan’ın tüm parçalarının “statü” kazanması, her parçanın bulunduğu ülkenin “demokratik cumhuriyetinde” özerk ya da federal ya da kantonal temelde, “demokratik ulus içinde birleşmesidir. Ortadoğunun “paylaşılması” yerine, “birleştirilmesi”, yani “Ortadoğu Ortak Evi” perspektifi, çok zor ama biricik çıkıştır. Emperyalist strateji, Ortadoğu’yu 1. Dünya savaşında yapay sınırlarla parçalamıştı. Üçüncü dünya savaşı bu parçalanmayı, etnik ve mezhebi temelde son noktasına götürmek üzeredir. Parçalanmış olan Ortadoğu yeniden parçalanmaktadır ve bu etnik, dini ve mezhebi parçalama sürecinden Türkiye muaf değildir. Ortadoğu’da her biri ayrı bir etnik, dini ve mezhebi temele dayalı devletçikler kurulunca, Türkiye’nin etnik, dini ve mezhebi birliğini koruması hayal bile edilemez.
Özel olarak ise, AKP hükümetinin ve Saray’ın izlediği çizgi, Türkiye’yi kaçınılmaz bir şekilde “savaş bölgesi” haline getirdiği için Türkiye’nin önüne tehlikeli bir “ameliyat” alternatifi çıkarıyor. Bu, tıpkı Irak ve Suriye gibi Türkiye’nin bölünmesidir. Yani Kuzey Kürdistan’ın “ayrılması”, böylece “Kürdistansız Türkiye”nin AB ülkeleriyle Kürdistan ve dolayısı ile Ortadoğu arasında “küçülerek yeniden tampon bölgesi” haline gelmesidir. PKK ile “sonuna kadar savaş“ siyaseti Avrupa emperyalizmini “bölünme alternatifine” oynamaya yönlendiriyor.
Böylece AB’nin “güvenlik çıkarları” ile AKP-Saray’ın Kuzey’e ve Rojava’ya karşı savaş siyaseti, Türkiye’yi adım adım bölünmeye sürüklüyor.
Burada anlatılmak istenen, AKP hükümetinin yerine, “herhangi bir koalisyon hükümetinin” geçmesi ile içinde bulunulan “stratejik uçuruma” düşmekten kurtuluşun mümkün olmadığıdır. Çünkü Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin “katılımı” dışında hiçbir “koalisyon çorbası” karşı karşıya olunan devasa sorunları çözemez.
Partileri bir yana bırakalım. Türkiye’nin “iki yakası” arasında bir koalisyon gerçekleşmedikçe, Türkiye’nin parçalanması artık önlenemez.
Bu seçimde HDP’nin “kaç gram daha Türkiyelileştiği” değil, Fırat’ın batısında Türklerin çoğunluğunu, Kürdistan’da da Kürtlerin çoğunluğunu kimin temsil edeceği büyük önem kazanacaktır. HDP ve PKK “Türkiyelileşme” hedefini savunduğuna göre, esas mesele şudur: 2 Kasım günü Türklerin çoğunluğunu temsil eden partiler “kendi aralarında” mı birleşecekler, yoksa Kürdistan halkının çoğunluğunu temsil edenlerle mi? Temel soru bu olacaktır. Türklerin kendi arasında “koalisyonla” birleşmesi, Türkiye’nin “bölünmesi” olacak.
MHP’yi geçelim; AKP ve CHP “Türkleşmek” yerine “Türkiyelileşmedikçe”, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin siyasi güçlerinin “Türkiyelileşmesi” (şimdilik) mümkün değildir.
1 Kasım seçimlerinde “ya hep beraber Türkiyelileşeceğiz” ya da bizzat “Türkler Türkiye’yi bölecek”...
2 Kasım günü ya Türkiye’nin “iki yakası” arasında “Büyük Koalisyon” kurulacak ya da Türkiye “Üçüncü Dünya Savaşı’nda” Irak ve Suriye’nin kaderini paylaşma yolunda sürüklenip gidecek…