Argo sözdür biliyorum, ama mevcut siyasal iktidarı “kafayı yemiş“ sözünden daha güzel anlatan bir söz olamaz sanırım. Kafayı yemiş, yani ölüm korkusu nedeniyle mantık dışı reflekslerle yılana sarılma hali. Örneğin “iktidarını korumak” için kendi halklarına saldırırken, IŞİD gibi bir yılanla iktidarını paylaşmak. Bu bir rastlantı değildir elbette. Çünkü AKP Devleti, ahlakın sıfırın altına düşürülmesinin, hak ve özgürlüklerin kökten budanmasının başarı sayıldığı neoliberal çağın politik yapılanmasının Türk tipidir. Dolmabahçe görüntüsüne rağmen “Masa falan yok” hezeyanı, iktidar güçleri arasında bir politik farklılığın ifadesi değil, kaypak, yalana dayalı, inkârcı bir politik ahlakın uygulamasıdır. “Oraları başına yıkarız” düzeyine tırmandırılan tehditler; yasal bir siyasal parti için “terör örgütü, çete” tanımlamasıyla ortaya çıkan terbiyesizlik; işlerine gelmeyen hakimleri tutuklatmaya varan bir hukuksuzluk; muhalif seçim çalışmalarını engellemek için şimdiden 3 ölü onlarca yaralıya ulaşan bir saldırganlık; Evren anayasasına bile sığmayan faşist fiili başkan uygulamaları bu politikanın hak, hukuk, özgürlük anlayışının gereğidir. İşsizlik ve yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir ülkede bin küsur odalı saraylardan sürdürülmek istenen saltanat, bu iktidar egemenlerinin yaşam anlayışlarının ifadesidir.
Bugün AKP Devleti’nin tanımını yapmak kadar uygulamalarını bir hukuk ölçüsü içerisinde değerlendirebilmek de olanaksızdır. Çünkü içine girdikleri iktidar olamama korkusuyla “delidir, ne yapsa yeridir” sözünün ifade ettiği tutarsızlık hali bu iktidarı bütünüyle ele geçirmiştir. Bugün ranta dayalı çıkar ortaklığının dışında devlet aklı kalmamış, devlet organize suç örgütü misyonunu biricik açık çalışma alanı olarak belirlemiştir. Artık devlet, halkların alın teriyle üretilen değerlere silah gücüyle el koyan bir avuç rant egemeninin “anonim şirket” mantığıyla hanedanlığa dönüştürdüğü diktatoryal bir yapıdan başka bir şey değildir. Hanedanın çıkarları, halkların da devletin de çıkarlarının üzerindedir.
Bu gidişin yakın bir zamanda yaratabileceği bir iç savaş olasılığı, gelecek üzerine yapılan analizlerde artık sıkça dillendirilmektedir. “Olur mu, olmaz mı?” sorusuna verilen yanıtlardan çok daha önemlisi, mevcut devlet aklıyla ilişkilendirilmiş böyle bir olasılığın tartışılıyor olması gerçeğidir. AKP’nin bütünüyle iflas etmiş iç ve dış politikalarının ülkeyi getirdiği bu nokta, varlığının güvencesi olarak gördüğü iktidarını aklın devre dışı bırakıldığı yöntemlerle korumaya çalışan; yaşadığı panik halinin etkisiyle sergilenen güdüsel reflekslere dayanan bir yönetim olgusudur. Yani balık baştan “cinnet” haline girmiştir ve engellenemediği takdirde yaşanabilecek sıkıntıların tasavvuru bile, bir insanı bütün hücrelerine kadar ürpertmeye yeter de artar bile.
Bu nedenle 7 Haziran seçimleri Türkiye halklarının önüne gelen önemli bir olanaktır. Bu momentin doğru değerlendirilmesi ve zaferle sonuçlandırılması, mevcut siyasal dengeleri alt üst edebilecek olanakların ortaya çıkarılmasına yol açacaktır. Ve bütün analizler göstermektedir ki, HDP bu yol ayrımında kendi ölçülerinin kat kat üstünde bir belirleyiciliğe sahip olmuştur. Basit bir analizde bile görmekteyiz ki HDP’nin başarısı, diğer “muhalefet” partilerinin başarısının toplamından çok daha fazla politik dengeleri etkileme gücüne sahiptir. Açık diktatörlük modeli olan Türk tipi Başkanlık sistemi hayallerinin son bulması da, AKP iktidarının siyaset sahnesinde “tek parti” olma gücünü kaybetmesi de HDP’nin seçim barajını aşmasına bağlıdır. Ama bundan daha ötesi, HDP’nin başarısı, yüz yıla yakın bir zamandır kıyımlarla zulümlerle tüketilmiş olan “farklı olanların kendi kimlikleriyle birlikte yaşama” duygularını yeniden inşa edebilecek bir duygu-bilinç dalgasını da hızla yaygınlaştıracaktır.