Türk Hükümetine, Recep Tayyip’e, bakanlarına ve yeşil basına baktığımızda şunu görüyoruz: Dillendirilen, söylenen sorunu çözmek değil, teslimiyet ve kapitülasyondur; yenenin, galip gelenin, yendiği, mağlup ettiği güce şartlarını dikte ettirmesidir.

Şayet yenmişseniz, galip gelmişseniz, zaferle çıkmışsanız, o zaman neden terör örgütü diye nitelediğiniz gücün lideriyle görüşme ihtiyacı duyuyorsunuz? Aklınızdakileri bir bir dikte ettirirsiniz, olur biter.
Şayet bunu yapma ihtiyacı duyuyorsanız, ne galipsiniz, ne de bu mücadeleden zaferle çıkmışsınız demekdir. O zaman da oturur bu işin taraflarıyla konuşur bir yol bulmaya çalışırsınız. Bu da dialogla, konuşma ve müzakere ile ve sonuçta uzlaşıyla bir yere varır.
Siz bir adım atarsınız, karşılığını da görmek istersiniz. Ve iş, güven ortamının oluşması, ara kademe ve aşamalardan sonra bir noktaya varır ve çözüm kolaylaşır. Ama bunu yapmaz, arabayı atın önüne koşarsanız mesafe alamazsınız.
Benzer sorunlar nasıl çözüme kavuşmuşsa, Kürt sorunu da öyle çözüme kavuşacaktır. Kürt sorunu, şayet çözüme kavuşmamış ulusal bir sorunsa, ki öyledir, ve işin içine şiddet girmişse ya vuruşarak, ya da konuşarak sonuca ulaşmaya çalışırsınız.
Dünyamızda dün her ikisi de denendi. Elli, altmış yıl önce 60-70 olan devlet sayısı, bugün 200 civarında. Afrika, Asya, Latin Amerika halklarının çoğu mücadele ettikleri devlet şiddette ısrar ettiği için silahlı direnişi devrede tutarak zafere ulaştı, boyunduruktan kurtulup devlet sahibi oldu.
Devlet terörünü sonuna kadar işleten başkaları ise uluslararası konjonktürün değişmesi ve terörle sonuç alamayacaklarını gördükleri için devreye dostlar, aracılar koydular. Güney Afrika, İrlanda, Doğu Timor sorunu müzakere ve görüşmelerle çözüldü.
Kürt hareketi sorunun müzakerelerle çözüme kavuşması için son yirmi yıl içinde birçok kez tek yanlı adımlar attı, silahlarını susturdu. 1999’da güçlerini geri çekti. Gerilla ve Avrupa’dan barış grupları gönderdi. Geri çekilme sürecinde beşyüz gerilla Türk devletince katledildi. Barış grupları içeri atılarak, on, onbeş yıla varan ağır esaret koşullarında tutuldu.
AKP’nin iktidarda olduğu son on yıl içinde TC, sorunun barışçıl yol ve yöntemlerle çözümü için ciddiye alınabilecek bir çaba içinde olmadı. Önceleri askeri ve bürokratik vesayeti gerekçe göstererek kendini aklama, suçu başkalarına yıkma yolunu seçti. Ancak son yıllarda askeri ve bürokratik vesayeti emri altına aldı. Emri altına alamadıklarını devre dışı bıraktı ve devletin tüm kilit kurum ve kuruluşlarını kendine biat eden kesimlerle doldurdu. Böyle olduğu halde Haziran 2011 seçimlerinden hemen sonra Oslo masasını bilerek ve isteyerek devirdi. Çünkü Oslo görüşmeleriyle asıl amacı çatışmasız bir ortamda seçimlerden galip çıkmaktı. Ne zamanki seçim sandıkları açıldı, Oslo masası da toz-duman oldu.
Benzer bir atraksiyon 2009 yerel seçimleri ve daha da ileriye gidersek 2007 genel seçimleri sürecinde de yaşandı.
2009 Ekim ayında Kandil ve Maxmur’dan gelen barış gruplarının başına da aynen 1999 Ekim ayında Türk devletinin sözüne güvenerek barış ortamının oluşması için fedakarlık gösterenlerin başına ne gelmişse, o geldi. Bir kısmı tutuklanıp zındana atıldı, bir kısmı ise yer altına çekilerek geldikleri alanlara döndü. Bu da AKP’ye yetmedi. Legal alanda faaliyet gösteren ve aralarında seçilmiş parlamenter, belediye başkanları, gazeteci, sendikacı ile DTP ve BDP seçim çalışmalarını yürüten ve Kürdistan’da AKP saltanatını daraltan ne kadar kadro varsa, tutsak alındı, bir o kadarı da yeraltına çekilmek zorunda kaldı.
Bu nedenlerle de Kürt halkı AKP’nin bu son barış sürecine temkinli ve rezervli yaklaşıyor. 1999 ve 2009’un yeniden yaşanmamasını istiyor. Bunun da aynen 2007, 2009, 2011 seçim süreçlerindeki gibi AKP’nin bir nefes alma operasyonu olabileceğini düşünüyor.
Kürt sorununun çözümü konusunda her yurtsever Kürt sözünü söylemeli, ne düşündüğünü tartışmalı. Nasıl ki AKP tek yanlı olarak yeşil basın üzerinden kamuoyu ve mahelle baskısı oluşturmaya çalışıyor, manipülasyon ve soğuk savaş olarak da nitelendirilebilecek psikolojik savaşa ağırlık veriyorsa, Kürtlerin de içine girilen bu sürece ilişkin Kürt kamuoyunun, halk kitlelerinin ne düşündüğünü açık bir biçimde tartışması ve kırmızı çizgileri net bir biçimde gündemde tutmaları gerekiyor.
AKP mutfağından çıkan bu son “Barış ve Çözüm Çorbası” da 2009’daki gibi oldukça tuzlu. Tadını anlamak için sonuna kadar yemek gerekmiyor. Yenmesi için tuz oranının olabildiğince azaltılması ağzı ve genzi yakmaması gerekiyor.
Kişisel kanaatım, AKP 2014’e oynuyor, aynen 2011’de ve önceki seçimlerde olduğu gibi zaman kazanmaya çalışıyor. Kürtlerin de Kürdistan’ın Rojavası’nda önlerini görebilmeleri, Bağdat ve Hewlêr’de taşların yerine oturması için zamana ihtiyaçları var. Bakalım önümüzdeki bir yıl neler getirip götürecek!

msahin1@web.de