Üç yıldır Kürt Halk Önderi avukatlarıyla görüştürülmüyor. Bu, açıkça Türkiye’nin kendi anayasa ve yasaları çerçevesinde de olsa bir hukuk devleti olmadığını gösteriyor. Kürt Halk Önderi için özel yasalar, özel uygulamalar yapılıyor. Nitekim Türkiye’de sadece Kürt Halk Önderi için çıkartılmış yasalar var. Ya da bazı yasalar sadece Kürt Halk Önderi için uygulanıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere özel yasalar uygulanırken, şimdi bunu Kürt Halk Önderine özel yasa uygulamaya kadar götürdüler.

27 Temmuz 2011’de Başbakan’ın kararıyla İmralı’ya avukatların gidişi yasaklandı. Bu kararı Ordu, özel savaş merkezi ve psikolojik harekat yürüten kurumlarla birlikte aldılar. Daha sonra Kürt Halk Önderi bir tutum alarak avukat görüşmelerine çıkmadı. 27 Temmuz 2011’de avukatları engellemeyle savaşın şiddetlenmesi paralel yürüdü. 2011 yazında Sri Lanka modeliyle Kürt Özgürlük Hareketi bitirilecekti. Bu nedenle her yol ve yöntemle saldırıldı. Bu ağır saldırılarla yan yana çok çirkin bir psikolojik harekat yürütüldü. Kürt Halk Önderi de buna karşı kendi tutumunu ortaya koyarak ne avukatlar ne de aile ile görüştü. 2011 ve 2012’de Kürt Halk Önderinin bu tutumunun da etkisiyle çok şiddetli bir savaş yaşandı. Türk devleti, ordusu, hükümeti gerilla karşısında çok zorlandı. Öyle ki, Kürt Halk Önderinin İmralı’da avukat ve aile görüşmesi yapmaması AKP Hükümetinin yıkılmasıyla sonuçlanacak sonuçlar doğuracaktı. Bu nedenle Kürt Halk Önderinin sağlığı konusunda Kürt Özgürlük Hareketi’ne yalan yanlış haberler ulaştırarak ailenin İmralı’ya gitmesini sağladılar. Cezaevlerindeki direnişin durdurulması için Kürt Halk Önderi’nin ayağına gittiler.
Kürt Halk Önderi, hükümetin Kürt Özgürlük Hareketinin yürüttüğü mücadele, Rojava Devrimi ve Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında sıkıştığını görerek bunu Kürt sorununun demokratik siyasal çözümü için değerlendirmek istedi. AKP Hükümetine bir şans daha verdi. Her zaman sorunun çözümünü savaşla değil, demokratik siyasal yollarla tercih ettiğinden, AKP Hükümetine iç ve dış sorunlardan kurtulmak istiyorsan, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için adım at, dedi. 2013 Newrozundaki Demokratik Çözüm Manifestosunu bu nedenle yayınladı. Çatışmasızlık ortamını bu nedenle sağladı. Bir buçuk yıla yakındır süren çatışmasızlığın nedeni budur.
AKP Hükümeti bu tutuma olumlu cevap vermediği gibi, Kürt Halk Önderi’nin avukatlarıyla bile görüşmesine izin vermedi. Kürt Halk Önderi “rolümü oynamam için daha çok çevreyle görüşmem gerekir” derken, bunun müzakere için olmazsa olmaz koşullar olduğunu söylemesine rağmen avukatlarla görüştürülmemesi, hükümetin zihniyet ve politikasını ortaya koymak açısından önemli bir veridir.
Yakında bir yasa çıkarıldı. Müzakereye zemin ve yasal çerçeve olması için çıkarıldığı söylendi. Kürt Halk Önderi de bu nedenle AKP’ye bir zaman tanıdı. Yasanın ismi, AKP Hükümetinin bir çözüm niyeti ve projesi olmadığın gösterse de, Kürt Halk Önderi küçük bir imkan olsa da demokratik siyasal çözüm için değerlendirmek istemiştir. Çünkü Kürt Halk Önderi’nin İmralı’daki pozisyonu ve tutumu buna imkan vermektedir. Örgüt ve mücadele güçlü olursa, bu pozisyonla da bir şeyler yapmak mümkündür. Kürt Halk Önderi zayıf bir ihtimal de olsa bu imkanı değerlendirmek istemektedir.
Kuşkusuz bu süreç farklı biçimde demokratik siyasal çözüme de hizmet etmektedir. Devlet ve toplum böyle süreçlerin varlığı ortamında çözüme yatkın hale gelmektedir. AKP’nin çözüm politikası olmasa da böyle dolaylı sonuçları da olmaktadır. Kürt Halk Önderi bir yönüyle bunu da dikkate almaktadır. Kuşkusuz bunun da bir limiti vardır. Çünkü bu süreç uzadığında çözüme değil de, çözülmeye yol açan durumlar da ortaya çıkarabilir. İşte bu limite doğru gidilmektedir. Eğer kısa sürede adım atılmazsa ne çatışmasızlık kalır, nede diyalog. 2011 ve 2012’den daha sert bir mücadele dönemine girilir. Sadece Örgüt değil, halk da bu gerçeği görmektedir.
AKP Hükümetinin müzakere için adım atıp çözümü yakınlaştırma yönünde bir niyeti olup olmadığı kısa sürede belli olacaktır. Eğer üç yıldır süren avukat yasağı sürerse AKP’nin hiçbir adım atmayacağı netleşir. Kaldı ki sadece bazı kurullar oluşturmak da yetmez, Kürt Halk Önderi’nin özgür olmayacağı ve kısa sürede sonuç alınamayacak bir durum görülürse mevcut yasanın da oyalama yapmak için çıkarıldığı netleşir. Bu da AKP’ye ağır ödetilir. Bu durumda avukatların görüştürülmemesi başka bir anlama gelmez ve başka bir sonuç vermez.
Aslında AKP’nin niyeti mücadeleyi çok sert yürütmekti. Bunun için 2011 ve 2012’de her şeyi yaptı, savaş şiddetlendirdi. Öyle ki, avukatları ve gazetecileri bile zindanlara attılar. Dışarıda neredeyse siyasetle ilgilenecek hiç kimseyi bırakmadılar. Siyaseti sadece milletvekilleriyle sınırladılar. Daha sonra bunları da saf dışı etmek için karar aldılar. Ancak böyle bir adımın hükümet için daha kötü sonuçlar yaratacağını görerek 2012 yılının sonunda Kürt Halk Önderi’nin yanına heyetler gönderdiler. Kürt Halk Önderi de zayıf bir ihtimal da olsa çatışmasızlık ortamında hükümetle görüşme yapmayı tercih etti.
Şimdi bu tercih sınavdan geçmektedir. Yol ayırımına gelinmiştir. Müzakere için çerçeve yasası çıkarıldığı söylendiğine göre, o zaman müzakere önünde engel kalmamış demektir. Dolayısıyla müzakerenin olması için gereğinin yapılması gerekmektedir. Bunun için de Kürt Halk Önderi’nin özgür ve eşit koşullarda müzakere yapacağı ortamın oluşturulması, müzakere heyetinin ve izleme kurulunun hiç gecikmeden çalışmalara başlaması gerekir. Bunlar olmazsa Kürt Halk Önderi’nin mevcut konumunu sürdürmesi, Kürt Özgürlük Hareketinin çatışmasızlık ortamını koruması mümkün değildir. Türk devletinin savaşa hazırlandığı, IŞİD gibi çeteleri destekleyerek Kürtlerin mücadelesini bastırmak istediği bir dönemde durumun bugünkü gibi sürmesi beklenemez.  
Herkes her şeyden önce neden avukatların İmralı’ya gitmediğini sorar. Milletvekilleri bile keyfi olarak kendi istedikleri zamanda İmralı’ya götürülmektedir. Kürt Halk Önderi milletvekili heyetinin İmralı’ya gelmesi on beş günü geçmesin demesine rağmen bu yaptırılmıyor. Görüştürme zamanı zaman kazanma ve oyalama politikası çerçevesinde belirleniyor. Bunlar bile mevcut durumun sürmesinin zor olduğunu göstermektedir.
Erdoğan’ın seçim konuşmaları ve yaklaşımları da 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi durumu çağrıştırmaktadır. Hem milliyetçi söylem, hem oyalama birlikte sürdürülüyor. Seçim sonrası da kendi amacına ulaştığını düşünüp 2011’deki gibi savaşı tırmandırma olasılığı yüksektir. AKP’nin yıllardır sürdürdüğü politik yaklaşım bunu göstermektedir. Ancak sonuç bu defa 2011 ve 2012’den farklı olur; AKP Hükümetinin yıkılmasıyla sonuçlanır. Artık çözümsüzlük AKP Hükümetinin yıkımı demektir. Eğer AKP bunu anlamamışsa ne Türkiye, ne Ortadoğu, ne Kürdistan gerçeğinden bir şey anlamıştır diyebiliriz. Kürt Halk Önderi ve PKK’den ise hiçbir şey anlamadığını ortaya koymuş olacaktır. Bu da AKP ve Erdoğan’ın trajik bir sonla karşılaşması anlamına gelir. Belki bu kadar açık konuşmak siyasal açıdan doğru değildir, ama sorumluluk duygumuz böyle davranmamızı gerektirmektedir. Bizden söylemesi.