Türk devleti eski otoriter ve baskıcı karakterini de aşan bir faşist ülke olarak dışarıda da saldırgan ve tüm Ortadoğu halkları açısından tehlikeli bir devlet haline gelmiştir. Türk devletini bu noktaya getiren AKP hükümetidir. AKP hükümeti hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin içine girmeye cesaret edemediği tehlikeli ilişkiler, oyunlar ve komplolar içine girmeye başlamıştır.
AKP iktidarının gözünü o düzeyde hırs bürümüştür ki, içeride ve dışarıda halkları kutuplaştırma politikası yürütmektedir. Bunda tek düşündüğü AKP iktidarını korumaktır. AKP iktidarı önceki hükümetlerden farklı olarak seçimle gelip seçimle gitmek durumunda kalan bir hükümet değildir. Tek parti iktidarları döneminde olduğu gibi sonuna kadar kendi parti iktidarını korumayı amaçlamaktadır. Tek amaç budur. Şu anda farklı partiler ve yapılan seçimler ise günümüz dünyasında başka türlü tek parti iktidarını sürdürmek mümkün olmadığından özel savaş aksesuarları olarak kullanılmaktadır. 7 Haziran sonrası bu açık ve net görülmüştür. İktidarını kaybetme tehlikesi ortaya çıkınca hemen hukuki meşruiyet arayıp iktidarı gasp etmeye yönelmiştir. Şu anda AKP iktidarı gasp edilmiş bir iktidardır.
Türkiye'de kutuplaşma yaratarak, Kürt düşmanlığını yaratarak hükümet olmuştur. AKP iktidarı yeniden gasp ederken IŞİD'i de kullanmıştır. IŞİD’in demokrasi güçlerine saldırısı tamamen AKP’yi iktidarda tutmaya yöneliktir. IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dahilinde yapılmıştır. IŞİD’i bu eylemlere yönelten kesinlikle MİT’tir. Hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın. Ankara katliamı kokteyl derken, kendi yüzünü ve suç ortaklığını saklamak istemiştir. Ankara katliamında bir suç ortağı vardı, o da AKP’ydi, AKP emrindeki istihbarat örgütüydü ve Saray Gladyosuydu. AKP öyle bir kutuplaşma yarattı ki, siyasi bir programla seçime girmedi; iki düşman kamp yaratarak seçime girdi. 7 Haziran seçimine karşı böyle bir komplo yaptı. AKP içeride ancak böyle iktidarda kalacağını gördü ve bu kutuplaşmayı geliştirdi. Kürtlere karşı savaşı da bunun için geliştirdi. Bunu da iktidarını sürdürme aracı yaptı. Bugün Kürt halkına yönelik savaşı ve saldırıların ağırlığını da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Yani kendi iktidarı için Türkiye böyle bir ülke haline getirildi. İçeride yaptıkları daha kapsamlı değerlendirilmelidir. Biz bu yazımızda esas olarak Ortadoğu'da izlediği mezhepçi ve kutuplaştırıcı politika ve sonuçlar üzerinde duracağız.
Halklara karşı komplo
AKP içeride olduğu gibi dışarıda da kutuplaştırma politikası izlemiştir. Bu tamamen Erdoğan kafasından çıkan bir plandır. Halklara karşı bir komplodur. Türkiye ve Ortadoğu'da demokratikleşmenin gelişmesine karşı bir komplodur. Kutupların aklı ve mantığı olmaz. Kutuplaşmanın olduğu yerde her şeye bu gözlükle bakılır. En kolay taraftar bulma ve kitleleri sürü gibi kullanma yöntemi kutuplaştırmadır. Ortadoğu'da bunun en kolay yolu ise mezhepçiliği kışkırtmaktır.
AKP iktidarı Türkiye'yi Ortadoğu'da yalnız bir güç haline getirmiştir. Suriye'de kaybetmiştir, Irak'ta kaybetmiştir, Libya’da kaybetmiştir. Dışta bu kaybediş AKP'nin içerideki iktidarını da tehlikeye sokmuştur. AKP hem dışarıda hem de içeride sarsılmıştır. İşte Tayyip Erdoğan bu ortamda ayakta kalma yolunu mezhepçiliği kışkırtıp, kutuplaşma yaratıp kendisine destekçiler bulmada görmüştür. İran ve Suudi de mezhepçidir. Ancak şu andaki kışkırtma, gerginlik ve ciddi kutuplaşmayı yaratan, esas olarak AKP'nin dış politikasıdır. AKP başka türlü kendine siyasi destek ve ekonomik destek bulamazdı. Mezhepçiliği geliştirip Irak'ta ve Suriye'de başta olmak üzere Sünnileri kendi destekçisi yapmıştır. IŞİD de bunların içindedir. Suudi, Katar ve diğer Sünni devletlerle bir cephe kurmaları kesinlikle Tayyip Erdoğan’ın kafasından çıkmıştır. Sözde teröre karşı Sünni ordusu kurulması da Tayyip Erdoğan’ın ve AKP'nin yüzünü gizlemek için kullanılan bir maskedir. Güya bu maskeyle şimdiye kadar IŞİD’le yaptığı ittifakı ve kurduğu ilişkiyi gözden kaçırıp unutturacaktır.
AKP şimdi mezhep kutuplaşmasıyla Ortadoğu'da politikadaki başarısızlığını örtmeyi hedeflemektedir. Kutupların gözü kördür. Körü körüne şimdi AKP'yi destekleyen güçler vardır. AKP böylece dış politikada yaşadığı ağır yenilgileri örtmeye ve durumunu kurtarmaya çalışmaktadır. Mezhep çatışması ve halkların yaşayacağı acılar üzerinden kendini ayakta tutmaya yönelmiştir. Bu nedenle halklara karşı komplo içindedir diyoruz. Mezhepçi politika izlemeseydi şu anda Ortadoğu'da ilişki kuracağı ülke kalmazdı. Herhalde KDP dışında hiçbir siyasi güçle ilişkisi kalmazdı.
Suriye'de mezhep politikası izledi, kaybetti. Şimdi bu mezhepçiliği tüm bölgeye yayarak kendini kurtarmaya çalışıyor. Irak'ta Şii-Sünni kavgasının içindeki esas aktör de Türkiye’dir. Suudilerden daha çok Türkiye Irak'taki mezhep çatışmasını körüklemektedir. Tarık Haşimi’nin Irak'tan kaçınca Türkiye'ye sığınması bunun en açık kanıtıdır.
Çetelerini güçlendirmek istiyor
Irak'ta Başika’ya asker gönderilmesi de kesinlikle IŞİD'e karşı değildir. IŞİD geriletilip saf dışı edilirken, onun yerine IŞİD'in dönüşmüş biçimi Sünnileri hakim kılmak istemektedir. IŞİD’in çekildiği alanlardan hem Irak devletinin hem de Kürtlerin etkin olmasını önlemek için Başika’ya asker göndermiştir. Eğer IŞİD Musul’dan çıkarılırsa onun yerine Türkiye ile ilişkili Sünni güçlerin hakim olmasını istemektedir. Yoksa derdi IŞİD’le mücadele değildir. Musul, Türkiye'nin de içinde olduğu bir planla IŞİD’e devredildi. IŞİD Musul’u savaşarak almadı; Musul IŞİD'e bırakıldı. Şimdi IŞİD’ten başka bir IŞİD zihniyeti ve politikasında olan güçlere devredilmek isteniyor. Amaç Musul’da ne Irak devleti etkili olsun, ne de Kürtlerin varlığını hissettirdiği bir Musul olsun. Irak’ta mezhepçi politika izliyor. Musul’un Sünnilerin etkisinde olmasını yeterli görmüyor; kendi etkisinde ve mezhepçi Sünni güçlere ait olmasını istiyor. Yoksa Musul zaten Sünnilerin ağırlıklı olduğu bir şehirdir. IŞİD almadan önceki vali de Sünni’ydi. Türkiye, Sudiler, KDP ve başka güçler valiyi etkileyip Musul’u IŞİD’e bırakmaya razı etmişlerdir.
Türkiye şu anda Irak’ta IŞİD geriletilirken yerine kendisinin etkisindeki mezhepçi güçlerin var olmasını hedefliyor. Çünkü Irak devleti yavaş yavaş Musul’a doğru geliyor. Bu nedenle Irak’tan önce kendisi alanda etkili olmayı istiyor. Irak bu nedenle Türkiye'nin Başika’ya asker göndermesine karşı çıkıyor. ABD de Ortadoğu'yu daha da karıştıracak böyle bir hamleyi riskli görüyor. Şu anda IŞİD'i geriletme politikasına zarar vereceğini düşünüyor. Türkiye Irak'ta Sünnilere destek vererek Suriye'deki işbirlikçisi çetelerin konumunu da güçlendirmek istiyor. Türkiye'nin tek derdi var, hem mezhepçi politikadaki ittifaklarını güçlendirmek hem de kendisini böylece ayakta tutmaktır.
Suudi Arabistan’ın gerçekleştirdiği idamların arkasında da Türkiye vardır. Nitekim Tayyip Erdoğan Suudi Arabistan’a gidip geldikten sonra bu idamlar gerçekleştirilmiştir. Kesinlikle Türkiye'nin bu idamlardan bilgisi vardır. Daha doğrusu Türkiye politikaları bu idamları ortaya çıkarmıştır. Suudi Arabistan idamlarından sonra Tayyip Erdoğan ABD ve Rusya’da da idamlar var, neden bu idamlara karşı çıkılmıyor diyerek Suudi’nin idamlarını meşrulaştırmıştır. Bu idamların mezhep çatışması yaratan karakterini gizlemek istemiştir. Dünyada yapılan herhangi bir idam gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Böylece kendisinin çirkin mezhepçi yaklaşımıyla bağını örtmek istemiştir.
Tabii ki idamların hepsine karşı çıkılmalıdır. Ancak Erdoğan’ın niye şuralardaki idamlara karşı çıkılmıyor söylemi masumane değildir. Niye bu idamlara karşı çıkıyorsunuz anlamına gelmektedir. İdam kötüdür, ama kötünün kötüsü de var derler ya, Suudi’nin yaptığı idamlar da öyledir. Başka binlerce insanın ölümünün önünü açmak için yapılmış bir idamdır.
AKP iktidarı işine geldiği zaman bazı gerçekleri söylüyor, gelmediğinde çarpıtmak için her türlü kirli yöntemi ve dili kullanan bir zihniyete sahiptir. Dünyada AKP iktidarı kadar kirli iktidar az görülmüştür. Hitler ya da başkaları bile bu düzeyde ikiyüzlü değildir. Hitler ya da başkaları kendi kimliğini ve düşüncesini ortaya koyarak yapacaklarını yapmışlardır. AKP ise bin bir surattır. AKP, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en tehlikeli ve çirkin iktidarlarından biridir. Belki de birincisidir.
Mezhep çatışması katliamlarla sürdürülüyor
Kutuplaşma ve mezhep çatışmasıyla iktidarını ayakta tutmak için her yol ve yöntemi deneyen bir siyasi ucubedir. Mezhepçilik kutuplaşmasından en fazla zarar görecek olan ise Kürtlerdir. Mezhep kutuplaşması kadar Kürtlere zarar veren bir şey olamaz. Türkiye ve İran Kürtler üzerinde inkar ve imha siyaseti izleyen iki ülkedir. Kürt karşıtlığında birbirlerine çok benzemektedirler. Gerçekten de hangisinin daha fazla Kürt düşmanı olduğuna karar vermek zordur. Kültürel soykırımcı politikalar uygulamaktadırlar. Bu politikayı da baskı, zor ve katliamlar üzerinden şekillendirmektedirler.
Türkiye ve İran mezhepçiliğin kışkırtıldığı, bu yönlü kutuplaşmanın gerçekleştiği ortamda Kürtleri daha kolay ezme ve kontrol etme imkanlarına sahip olmaktadırlar. Türkiye daha önceleri mezhepçilik değil de batı değerleri ve ulusalcılığı birleştirerek ayakta kalma politikası izlerken, şimdi dışarıda mezhepçilik, içeride de mezhepçilik ve milliyetçiliği harmanlayan politika yürütmektedir. Türkiye yeniden tarihteki Sünni-Şii mezhep kutuplaşması üzerine politikasını kurmuştur. Bu politika Kürtler için en tehlikeli politikadır. AKP dış politikada milliyetçiliğe dayanarak Sünni Arapları yanına alamayacağından mezhepçiliğe ağırlık vermiştir.
Ortadoğu'da mezhepçilik demek, Kürtlerin boğuntuya getirilmesi demektir. Bu hem İran hem de Türkiye için geçerlidir. Aslında karşılıklı olarak mezhepçiliği körükleyerek Ortadoğu siyasetinde öncülüğü ele geçirmek istiyorlar. 21. yüzyılda yüzyıllar öncesinin politikalarıyla bölgesel güç olmayı hedefliyorlar. Böylece Kürtleri, hatta Arapları saf dışı etmiş oluyorlar. Kuşkusuz Arapların konumu farklı olduğundan en büyük zararı Kürtler görüyorlar.
Mezhepçilik, özgürlük ve demokrasi düşmanı
İster Sünni ister Şii cephesinin yanında olmak Kürtlere kaybettirir. Kürtlerin hiç yapmaması gereken, böyle bir mezhepçi kutuplaşmanın bir tarafında olmak ya da görünmektir. Bu açıdan Türkiye'nin KDP’yi Sünni cephe içine çekerek bu cephenin bir parçası haline getirmek istemesi büyük bir tuzaktır. KDP'nin ve bütün Kürtlerin böyle tuzaklardan uzak durması gerekir. Çünkü böyle kutuplaşmaların içine düşüldü mü çıkmak zordur. Mezhepçi düşmanlar yaratmamak gerekir. Mezhepçiliğin bu yönlü kutuplaştıran politikalarına da şiddetle karşı çıkmak gerekir.
Mezhepçiliğin gözü kördür. Mezhepçiliğin olduğu yerde demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik ve adalet gibi değerler yerle bir olur. Zaten AKP içeride ve dışarıda demokrasi dinamiklerinin ezilmesi için mezhepçiliğe yönelmiştir. Mezhepçiliğe yönelirken bir amacı da budur. Mezhepçiliğin olduğu yerde insanlar özgürlükçü, demokratik vb. tutumlarla saf belirlemezler. Safları mezhepçiler belirler. Mezhepçiliğin olduğu yerde her türlü demokratik ve özgürlükçü değerler, bu karakterdeki toplumsal kesimler ezilir geçilir. Mezhepçilik dışında diğer değerlerin esamesi okunmaz. Türkiye'de ve Ortadoğu'da onlarca yıldır yürütülen özgürlük ve demokrasi mücadelesi sonucu demokratik birikim ve değerler ortaya çıkarılmıştır. Şimdi mezhepçi kutuplaşmayla tüm bunlar yerle bir edilmekte, geriye itilmektedir. Sadece ve sadece mezhep fanatizmi içinde olanlar öne çıkmakta ve sadece onlara yaşam hakkı tanınmaktadır. Mezhepçilik bu kadar tehlikeli ve karşı çıkılması gereken bir durumdur.
Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi ülkeler mezhepçilik yaparak tüm demokratik birikimleri ezme imkanı bulmaktadırlar. Mezhepçilik, tüm dinamikleri, farklılıkları, çoğulcu toplumsal yapıları yok etme harekatıdır. Kim mezhepçilik yapıyorsa o en büyük demokrasi ve özgürlük düşmanıdır. Bu açıdan AKP içeride ve dışarıda en büyük özgürlük ve demokrasi düşmanı bir siyasi çizgidir. Bu nedenle Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu bu beladan kurtarmak gerekmektedir. AKP iktidarı içeride ve Ortadoğu'da özgürlük ve demokrasiye karşı bir provokasyon gücü olarak görülerek geriletilmelidir. Kim AKP'yi destekliyor ya da yanındaysa o da aynı konumdadır.