Özellikle II.Dünya Savaşı’ndan sonra yeni sömürgelerde örgütlendirilen halk karşıtı Kontr-Gerilla örgütlenmesi, bugün de çalışma yaptığı ülkelerdeki işbirlikçileriyle farklı adlar altında faaliyetine devam etmektedir. Türkiye’de gerçekleştirilen 1977 1 Mayıs, Maraş, Çorum katliamlarının bu kanlı örgütlenmenin marifetleri olduğu artık açığa çıkmıştır.
Emperyalist tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirilmiş olan Kontr-Gerilla eylemleri, Gladio, Özel Harp Daireleri, Ölüm Mangaları, MHP ve AKP gibi sivil faşist partiler, hareket, dernek vb. araçlar eliyle yürütülmektedir. Elbette bütün bunlar için büyük sermaye gerekmektedir. Bu kaynak neresidir? Bu sorunun cevabını kendi döneminin Savunma Bakanı Mc Namara bize şu açıklamasıyla vermektedir: “Yapılan yardımlarda güttüğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, ihtiyaç duyulan iç güvenliği sağlayacak yetenekte yerli, askeri ve yarı askeri güçlerin yetiştirilmesine yardımcı olmaktır.” Bir CIA uzmanı bu tür örgütlenmelere “Gizli Savaş Tekniği” adını vererek, bunun amacını da şöyle açıklıyor: “Sabotajın her çeşidi, terör, organize edilmiş çapulculuk hareketleri...bu taktikler fırsat ve ihtiyaca göre değişebilir... Amerikalı olmayan ajanlara iş gördürmek suretiyle yapılan “kirli iş” meydana çıktığı zaman inkar yoluna sapılır.” Şimdi bir süre önce Antep’te patlatılan ve sivil insanların ölümüne neden olan bombanın adresini daha net görebilmekteyiz. Bu tür saldırılarla AKP’ye Kürt halkının özgürlük mücadelesi karşısında düştüğü zor durumdan çıkartmak ve nefes aldırmak amaçlanmıştır.
Hemen şunu da hatırlatarak daha da netleştirelim. Genelkurmay’ın yönetiminde uygulanan “Ayaklanmaları Bastırma Harekatı ve FM. 31/16 Sahra Talimnamesi”nin, başta Türkiye olmak üzere diğer yeni sömürge ülkelere uyarlanması da halka ve onun devrimci yapılanmalarına karşı yürütülen kirli işlerin bir belgesidir. Oluşturulan “Özel Savaş Kuvvetleri” bu talimnamede yazılı olan “baskın-pusu-tedhiş-işkence-rehin alma ve tahrik” gibi işlerin yapılması da aynı plana dayanmaktadır.

Devrimcileri pasifizme çağıran kurnazlar 

Halk düşmanlarının psikolojik etki yaratmaya dayalı eylem ve politikalarından etkilenen statükocu, reformist, revizyonist ve burjuva demokrasisini yeterli bulan beceriksiz ve korkak liberal kurnazlar bu tuzağa neredeyse gönüllü düşmektedirler. Kurulan tuzak nedeniyle, küçük burjuva hareketler devrimci mücadelenin gelişiminden endişe duyar hale getirilerek, devrimci eylemleri eleştirmeye yönlendirilirler. Ama onlar bunu “devrimci eleştiri” adına yaptıklarını sanarak, son tahlilde psikolojik savaş yürütücülerinin tuzağına düşmüş olurlar. Böylece Kürt halkının özgürlüğünü de savunduklarını iddia eden bu hareketlerin yayınlarında ve konuşmalarında adeta bir düşman dilinin saldırganlığına şahit olursunuz. Bazı Kürt siyasetçileri daha da ileri giderek direnmeyi bir “provakasyon, terör ve ajanlık” olarak tanımlıyorlardı. Fakat onlarında dergi veya bürolarının zaman zaman basılmış olmasına aldanmayalım. Amaç korku verilerek denetim altında tutma ve bu yanlış yolda devam etmelerini sağlamaktır. Bu aynı zamanda radikal örgütlerden uzak dururlarsa rahatlarının bozulmayacağına ilişkin bir mesajdır.
Bu yapılanmalar, devrimcilerle bir çatı altında hareket etmemek için halk savunmasına dayalı devrimci şiddeti yıkıcı tarzda eleştirir-saldırır ve olmadık bahaneler bularak ittifaklardan kaçarlar. Yanlış yer ve zamanda seçilmiş eylemlerde bunların kaçgınlıklarına hizmet ederek, onların, “bakın biz dememiş miydik” demelerine malzeme olur. Bu objektif olarak devlete, “bak biz tehlikeli değiliz; bize dokunma” demektir. Yani teslim olmaktır. Görüldüğü gibi, Özgürlük Hareketi sadece sömürgecilerin değil, aynı zamanda sol’da görünenlerin saldırılarına karşı da mücadele ederek gelişimini sağlayabilmiştir. Bu durumdan da anlaşılacağı gibi, mücadeleyi engelleme, zayıflatma, düzen içine çekerek tasfiye etmek için psikolojik savaşın her yöntemine başvurulmaktadır.

Tuzakçı AKP ve Kürt orta sınıfı
AKP, bütün bu çirkin planları titizlikle uygulamayı devralan bir partidir aynı zamanda. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve halkın direnişini kırabilmek, birliklerini engellemek, zayıflatmak ve kendine bağlayabilmek için her yolu denemektedir. Kürt orta sınıfını bu amaç için Kürtlerin zayıf halkası olarak görerek yanına çekmeye çalışmaktadır. AKP bunda bazı başarılar elde etmiş olsa da, bu sınıftan kazandığı bir kesimi daha ne kadar yanında tutabileceği şüphelidir. Ancak bunu belirleyecek olan, devletin baskısı ve Özgürlük Hareketi’nin güçlenme durumudur. Bu iki güç arasında yalpalayan ara kesimdir orta sınıf. Bu özellikleri nedeniyledir ki, psikolojik savaş yürütücülerinin propagandalarından kolayca etkilenebilmektedirler.
Sömürgeci güçler bu kesimi Özgürlük Hareketi’ni oyalamak, çizgisini muğlaklaştırmak, çarpıtmak, işleyişi bozmak, düzen içine çekmek, inanç kırılması yaratmak ve örgütten kopmaları sağlamak için kullanmaya çalışmaktadır. Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi sonucu AKP’nin atmış olduğu bazı propaganda malzemesi elde etme ve tasfiye amaçlı “demokratik açılımları” gerçekleştirmesi, orta sınıf içindeki işbirlikçi kesime AKP propagandasını Kürtler içinde yaptırma fırsatı sunmuştur. Bu amaçla muğlaklık yaratma ve destek edinmelerine yaramış olsa da fazla etkili olunamamıştır. Psikolojik savaşın bu sinsi planı, Özgürlük Hareketi içinde orta sınıfın karekterini taşıyan unsurları etkileyip yönlendirmeyi, örgüt içinde hakimiyet kurmaları ve egemen sınıfın hizmetine sokmaları için güç vermeyi de içermektedir.
Kapitalizmin üretim ve tüketim ilişkisinin yanlış işleyişi tam anlamıyla tüketici bir toplum yaratmış ve bu da insanları, her şeye sahip olmak isteyen bir karakter edinmeye teşvik etmektedir. Doğaldır ki, bu insan tipi devletin her alanda kullanabileceği bir tiptir. Arkadaşlık, dostluk, komşuluk ve yoldaşlık ilişkileri bunlar için ancak çıkar ilişkileri üzerinden kurulabilir. Alım-satım sistemi olan kapitalizmin yarattığı bu tür insanlar, sistemden edindikleri kültür gereği dostlarını rahatlıkla satabilmekte ve ticari bir ilişki olarak değerlendirebilmektedirler.
Lenin kapitalist çarkın bu yıkıcılığını şöyle belirtir: “Kapital iktidarda kaldıkça, değil yalnız toprak, değil yalnız fabrikalar, insan emeği, insan kişiliği, değil yalnız aşk, vicdan ve bilim, her şey kaçınılmaz olarak alınıp satılacaktır.” AKP de herkesin alınıp satılacağından hareketle, Kürt orta sınıfını kullanarak, Özgürlük Hareketini kendine göre bu zayıf halkadan darbelemek istemektedir. Bunun yanında AKP’nin tuzağına düşmeyen kesim de mücadeleyi geriye çekme ve pasifleştirme tutumuna girebilmektedir. Böylece egemenler bu kaypak zemine dayanarak Kürt halkında çözüme dair beklenti yaratma, ayrılıklar ve bölünmeler gerçekleştirme, örgüt içinde gruplaşma yaratma ve çizgi dışı eğilime yönlendirme, liberal tavırları güçlendirme, ruhsal ve ulusal birliği bozma ve bu ortama dayanarak da kendini güçlendirme peşindedir.

Asimilasyon merkezi okullar reddedilmeli

Oligarşik sistem ve onun zihniyetini temsil edenlerin saldırılarını boşa çıkartacak olan ise, toplumun “ekonomik-teknik-ekolojik-tarım-kadın-özgürlük-kültür-kimlik-tarih-dil-bilim-felsefe-din-sanat vb” akademik birimlerinin inşasıdır. Zaten sayın Öcalan’da bunun temel bir görev olduğunu vurgulamıştır. Sömürgecilerin temel asimilasyon merkezleri eğitim kurumları olduğu için, PKK Siyasi Komitesi 31 Ağustos 2012’de devrimci muhalefetin bir gereği olarak Kürt halkına şu çağrıyı yapmıştı: “Asimilasyon merkezi olan okullar tümden reddedilmeli...inkarcı ve ırkçı rejime karşı...serhildan hareketlerini en üst düzeye çıkararak, buna kararlılıkla süreklilik kazandırmaya çağırıyoruz.” Bu çağrının sömürgeciler üzerindeki psikolojik etkisi küçümsenemez. Bu önemli ve gerekli çağrıya uymak, sömürgeci sistemi oldukça zorlayacaktır.
Demek oluyor ki, bugün AKP devletinin “demokratikleşme” adı altında atılan adımlar kendiliğinden; devletin demokratik olmasından değil, özgürlük mücadelesinin ödediği bedellerin sonuçlarıdır. Dün Kürtleri inkar edenlerin bugün inkar edemez duruma getirilmiş olması bundandır. “Reform” adı altında atılan adımlar gerçek demokratikleşmenin önünü kesmek içindir. İşte Özgürlük Mücadelesini zayıflatma girişimlerinin tarihsel ve güncel arka planında askeri savaşla birlikte yürütülen ve esas olarak insan beynini ve davranışlarını hedefleyen bu psikolojik saldırılar da mevcuttur. Türk milliyetçiliğinin topluma yedirilmeye çalışılmasının, hakaret, yalanlar ve linç kültürü bu nedenledir.
Bilindiği gibi “linç” kavramının kökeni Willy Linc isimli köle sahibinin adından gelmektedir. Batı Hint Adaları’nın en zalim köle sahibi olarak bilinen bu kişi, “kölelerinizin bedenlerini güçlü, zihinlerini de zayıf olarak tutun ki sahibine bağımlı olsun. Vücudunu bırakın aklını alın.” Demekteydi. Willy Linc’i bugünün zalimleriyle karşılaştırdığımızda aynı zihniyetin daha da güçlendirilmiş, sinsi, profesyonel ve değişik araç ve yöntemlerle devam ettiğini görürüz. İşte çocuklarımızın aklını daha erken yaşlarda almak; ana dilinden uzaklaştırmak ve İslam – Türk sentezi temelinde muhafazakar köleler yaratmak amacıyla, ‘4+4+4’ olarak tanımlanan kademeli eğitim sistemi bu nedenle devreye sokulmuştur. Ama sömürgeciler askeri alanda olduğu gibi psikolojik savaşta da başarılı olamamıştir.
 
Özgürlük bilincine ulaşmanın köprüsü

Öyleyse beyinlerimizi teslim alma amaçlı bu saldırıya karşı en etkili direniş hangi mevzide gerçekleştirilebilir? Elbette ki, özgürlük için mücadelede tüm mevziler içiçe birbirlerini güçlendirerek hayata geçirilmeye çalışılır. Ama esas olarak, ideolojik mücadele için bilgi edinme çalışması dediğimiz eğitim çalışması son derece önemlidir. Bu çalışmanın özünde dünyayı anlama ve değiştirme vardır. Bilgi bunun için olduğu kadar, kendimizi korumak ve güçlendirmek içindir de. Diğer tüm çalışmalar bunun ışığında yürütülür. Bilgi, Özgürlük bilincine ulaşmanın köprüsüdür. Eğitim (bilgiye ulaşma) çalışması olmayan yerler psikolojik savaşta ilk düşecek yerlerdir. Buraların tek cephanesi bilgidir. Buna ulaşmanın yolu da eğitimdir.
Eğitim çalışması olmayan yerlerde farkında olunmadan kendi öz değerlerine yabancılaşma gelişir. Yabancılaşan her birey, objektif olarak resmi ideolojinin taşıyıcısı olur. Eğitimin olmadığı yerde kolektif vicdan ve öz kimliğe yabancılaşmanın olacağı ve büyük bir düşüş ve kaybedişin yaşanılacağ açıktır. Tekelci güçlerin hedefi de budur zaten. İktidar kavramının doğasında hakim olmak vardır. Bunun içindir ki Öcalan, “iktidar ne kadar azaltılırsa özgürlük durumu o denli gelişim sağlar. Hem fiziki güç, hem entelektüel güç potansiyeli olarak düşünmek de mümkündür” demektedir. İktidar kendisini yönetim için bir ihtiyaçmış gibi topluma dayatır. Oysa sayın Öcalan konuya ilişkin şu uyarıyı yapmaktadır: “Doğal toplum önderliğinden ayrıştırıldığında bir kanser uru olarak toplumsal bünyeye sızdığı görülecektir... Nerede toplumsal inkar ve politikanın bitişi varsa orada iktidar vardır... İktidar ve devlet politik sözün, dolayısıyla özgürlüğün bittiği yerdir. Orada sadece idare etme, söz dinleme, buyruk alma ve verme söz konusudur… Özgürlük istiyorsak, en başta toplumun toplumsal vicdanı olan ahlakı ve ortak aklı olarak politikayı tüm yönleriyle ve entelektüel gücümüzle yeniden ayağa kaldırıp işlevsel kılmaktan başka çaremiz yok gibidir. Toplumsal politikanın en somut hali demokratik siyasettir.” Dolayısıyla, demokratik siyaset özgürleşmenin gerçek sanatı olarak da tanımlanır.

İktidar hırsından uzak duran temiz kalır

Eğitim, Psikolojik Savaşa karşı bir direniş mevzisi özelliğindedir. Özgürlüğün, eşitliğin, saygınlığın ve sevginin burada kurulan ilişkilerde yerleşmesi için de gereklidir. Bu olmadığında disiplin, amaç ve yöntemde yoğunlaşma da olmaz. İdeolojisizlik, moralsizlik, karamsarlık ve inançsızlık kendini yaşatma zemini bulur. Liberal anlayışlar da bu zeminde gelişerek, kapitalist pazarın içinde sermayenin köleleri olan bireyleri yaratır. A.Öcalan bu nedenle, demokratik uygarlık toplumunun insanını yani sosyalist insanı yaratmanın devlet kurmaktan daha önemli olduğuna değinir ve şöyle der: “Yaşadıklarımız koca bir namussuzluklar dünyasıdır. Saygısızlıklar, sahtekarlıklar, basitsizlikler, düzeysizlikler, boşluklar dünyasıdır. Biz tarih huzurunda böyle gelmiş böyle gitmeli diyemeyiz…irade savaşı, ruh savaşı, nefs ve güzellik savaşı bize daha çok gereklidir.” Bu nedenle ve önemle belirtmek gerekir ki, iktidar hırsından uzak duran temiz kalır.
Psikolojik Savaş’ın ne kadar etkili bir silah olduğunu bu çıkara dayalı; ahbap-çavuş, bireycilik, dogmatizim gibi kültürel zehirlenmelerin tahribatlarından da anlayabiliriz. Bu hastalıklar, bilinç, örgüt, cesaret, bağlılık ve fedakarlıkları olumsuz yönde etkiler. Sömürgeciler, anlam gücü olan zihniyete vurulan darbenin, toplumsal bilinci, emek ve ahlakı yozlaştırarak bir direniş mevzisi olmaktan çıkartılabileceğini iyi bilmektedirler. Bilinçsiz; koyunlaşmış, ahlaksızlaşmış, vicdansızlaşmış, avare-serseri olmuş, bananeci, vurdumduymaz, acımasız, çözümsüz, umutsuz ve hiçleşmiş bireylerden oluşan bir toplum, teslim alınmış bir köleler topluluğudur. İşte sömürgeci modern barbarların, başta psikolojik savaş olmak üzere tüm silahlarıyla saldırmasının temel amacı böyle bir köle toplum yaratmaktır. Onlar, insanlığa kendi doğal yaşamını kaybettirenlerdir. Bu nedenle A.Öcalan adeta şu çığlığı atar: “Kaybedilmiş yaşamı kazanmanız için dürüst olmanız şart. İrade ve ruh savaşı, nefs ve güzellik savaşı bize daha çok gereklidir. Düşmanın yarattığı bir sosyalite, ilişki, duygu ve güdüler dünyası var. Bunları parçalamaya çalışıyoruz.”
Psikolojik Savaş, toplumu kirletmeye devam ederken, zindanlar da ki tutsaklar da açlık grevleriyle bedenlerini bir mermi gibi bu kirliliğin üzerine fırlatmaktadırlar. Dört bir yandaki direnişler de göstermektedir ki, ‘Psikolojik savaş’ bile Kürtleri teslim almaya yetmemiştir. Bakalım özgürlük savaşının zalimler üzerinde yaratmış olduğu psikolojik tahribattan onlar kendilerini kurtarabilecekler mi? Ama kesinleşmiş olan şudur ki, zafer mutlaka direnenlerin olacaktır! BİTTİ


HÜSNÜ ÇAVUŞ