Prof. Dr. İzzettin Önder, ekonomik krizin hükümet tarafından operasyonlar, erken seçim ya da yeni bir marş gibi siyasi söylemlerle perdelendiğini söyledi.

MUHAMMET DOĞRU/MA/ANKARA

TL’nin değer kaybetmesi, dış ticaret ve bütçe açığının hızla arttığı, borçlanmanın önlenemez yükselişi hükümet içinde bazı bakanları da rahatsız etmeye başladı. AKP Genel Başkanı Erdoğan, ekonomideki kötü gidişatı dillendirdiği için üstü örtülü kendi bakanlarını “ayağına sıkmak”la eleştirirken, gidişattı olumlu görmeyen ekonomist Prof. Dr. İzzettin Önder, üretimden uzaklaşan Türkiye’nin, tüketici bir ekonomi içinde savrulduğunu kaydetti.

Doların 4 TL’yi, Euro’nun da 5 TL’yi bulmasını yükselen faiz oranlarıyla irtibatlandıran Prof. Önder, şöyle izah etti: “Dövizin yükselmesi çok fazla üretim etkili sonuç doğurmaz. Yalnız Türkiye’den dışarıya kaynak aktarma sonucu doğurur. Çünkü döviz yükseldikçe buna bağlı olarak faizler de yükselmesi gerekir. Zaten faizler şimdi bıçak sırtında duruyor. Yükselen faizden özel sektörün büyük boşluk durumundan faiz yükü olarak dış kaynaklara epey bir aktarım yapılacaktır.”

Firmalar faaliyet yaparken borçlandıklarından dolayı faaliyetlerden oluşan katma değeri sadece ücret ve kar arasına bölüştürmekle kalmadıklarını ifade eden Önder, “Aynı zamanda önemli bir faiz yükü ortaya çıkıyor. Bunun karşılanabilmesi için de emeğin daha çok baskılanması gerekiyor. Yani ülkemizin siyasi sertliğinin bir boyutu da bunun gerekçesidir. O da yatırımcıların ihracatta çok işine geliyor. Ama emek açısından bir haksızlık, bir sömürü ortaya çıkıyor maalesef” dedi.

IMF politikası uygulanıyor

AKP’nin uyguladığı ekonomi politikasının rehberinin IMF olduğunu dile getiren Prof. Önder, şöyle devam etti: “Ama bu onu sorumlu tutmamak anlamına gelmiyor. Bu IMF’nin yaptığı politikayı uygulamasıdır. IMF’nin politikası Türkiye’ye yar olacak bir politika değildir. IMF de dışarıda işsiz kalan sermayenin, dışarı da yatırım yeri bulamayan serseri paraya güvenli, yüksek kar sağlayan bir ekonomi yarattı. 2000 yılının programının felsefesi budur. Yani Merkez Bankasının para kuru olarak çalıştırılmasının ve bütçenin denetlenmesinin mantığında enflasyonu olabildiğince düşürmek ama faizler yüksek olabilir. Bunun mantığı da ‘Dışarıdan gelen para erimesin. Ama yüksek faiz geliri elde etsin.’ Bu politikaların uygulanması ise Türkiye’nin görüntüsel olarak yükselip zenginleşiyor adı altında aslında diğer ülkelerdeki ekonomilerle nispi olarak aynı yükseldiğini göstermiyor. Bazı durumlarda eridiğini bile gösteriyor. Yani insanlar biraz iş bulmuş olabilir. Biz bunu iyilik zannediyor olabiliriz. Halbuki ekonomide başka yerlerde ciddi erime meydana gelir. Mesela işsizlik bunu bir göstergesi, enflasyonun önlenememesi bunun bir nedeni, dışarıya yapılan kaynak aktarımı bunun başka bir göstergesidir. Bütün cari açık göstergeleri bunların sinyalleridir aslında. Bu politikanın sonucunda bunun böyle olması mukadderdir. Keşke AKP IMF’nin politikasını reddetseydi.”

 

Dolar artık inmez

Dolardaki yükselişten düşüş beklemeyen Prof. Önder, şunları söyledi: “Bunun tek koşulu da her şeyi doğru söylemektir. Dolar 4 liraya dayandı. Fakat bu konjonktüreldir. Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisinde işleyişini ve pozisyonuyla döviz yükselmek durumundadır. Bunu önlemenin tek yolu faizi yükseltmektir. Ama onu da yapamazlar, çünkü içeriyi iyice çökertecektir. Dolayısıyla böyle bir fakirleşme dengesiyle ekonomi tutulmaya çalışılıyor. Dolar artık 3.75’e bile inmeyecek. Hafif oynamalar olabilir ama bunlar trendi değiştirmez.”

 

Durmadan proje atıyor

“Siyasi olaylarla ekonomik olaylar perdelenmeye çalışılıyor” diye devam eden Önder, şunları dile getirdi: “Onun için bu kadar siyasi olayların üstünde durulmaya çalışılıyor. Operasyonlar, erken seçim ya da ‘milli marşı değiştirelim mi’ söylemlerinin hepsi hikayeydi. AKP durmadan bir proje atıyor, halkın önüne. Bu, hızlı giden bir trenin hızından dolayı pencereden hiçbir şey görememektir. Pencereye takılıp kalırken birileri bavulunuzdan bir şeyler çalıyor olabilir. Bunun yapılmaması lazım. Millet uyandığında bunun AKP’ye çok büyük mal olabileceğini düşünüyorum. Siyasi manevralarla, aldatmaca ifadelerle maalesef yapıyorlar bunu.”

Enflasyon önlenemez

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde ekonomiye dair yaptığı konuşmaya dikkat çeken Önder, şunları söyledi: “Türkiye’de enflasyon önlenemez. Enflasyonu önlemek ile baskılamak başka şeylerdir. 2000 yılında yapılan program enflasyonu baskılama programıydı. Önleme programı değildir. Bunu onlar anladılar mı zannetmiyorum. Başkanlık seçimlerine doğru giderken enflasyon fazla baskılanmak istenmiyor. Canavar esas yüzünü gösterdi ve yüzde 10’un üzerine çıktı. Başkanlık seçimlerine kadar da aşağılara ineceğini zannetmiyorum. Bütçe açığının da sadece bir göstergedir. Ekonomimiz verimsizdir. Bu arada müthiş bir gelir dağılımı bozukluğu var.”

TÜİK’in verileri yanlış

TÜİK’in işsizlik verilerinin gerçeği yansıtmadığını söyleyen DİSK Çukurova Bölge Temsilcisi Hüseyin Yaşar Gündoğdu, sadece Adana’dan bakılarak Türkiye’deki işsizlik oranının rahatlıkla görülebileceğini kaydetti.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre; işsizlik sayısı 360 bin kişi azalarak, 3 milyon 287 bin kişi oldu; işsizlik oranı 1.5 puanlık azalışla yüzde 10,3 seviyesinde gerçekleşti. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) raporuna göre ise işsiz sayısı 6 milyon 190 bin. Bu da yüzde 18.3 oranına denk geliyor. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Çukurova Bölge Temsilcisi Hüseyin Yaşar Gündoğdu, işsizliğin Adana gibi sanayi şehrindeki artışına dikkat çekerek, sokaktaki işsizliğin TÜİK verilerinin çok üstünde olduğunu ifade etti. Adana’daki işsizliğe vurgu yapan Gündoğdu, “Adana sanayi şehri olarak bilinir. Adana çok eski yıllardan bu yana sürekli dışarıdan işçilerin göç ettiği bir yer olarak bilinirken, bugün Türkiye’de işsizlikte Diyarbakır ve Şırnak’tan sonra ilk üçe girmiştir. Türkiye’deki işsizlik gerçeğini Adana’ya bakarsanız görebilirsiniz. Eskiden sürekli olarak sabahın erken saatlerinde işçileri taşıyan servis araçları sokaklarda cirit atarken, bugün sokaklarda ne işçi ne de servis arabaları görülüyor. Özellikle de son yıllarda iktidar yatırımlarını burada baypas geçmiş durumda” dedi.

Tarım da bitme noktasında

İktidarın dışa olan bağımlılığından kaynaklı olarak Çukurova Bölgesi’nde de tarımın bitme noktasına geldiğini ve bundan dolayı da işsizler ordusunun büyüdüğünü kaydeden Gündoğdu, “Her şeyin ithal edilmesinden dolayı insanlar artık tarım sektörünü bıraktı. Tarımla bu kadar çok uğraşan, hatta kendisine meslek olarak gören insanlar, artık bu alanları terk ediyor. Şu anda Adana’da varsa yoksa inşaat sektörü. Adana’nın her yerinde bir inşaat var, onun dışında Adana’ya herhangi bir yatırım yok” dedi.

İşsizlik sorununun bu iktidarın politikalarıyla asla bir çözüme kavuşamayacağını, aksine var olan sorunun daha da derinleşeceğini dile getiren Gündoğdu, “Tüm bunların sebebi iktidarın istihdam politikalarıdır. DİSK olarak elimizdeki veriler çok daha fazla ve bu verilerin daha da artacağını biliyoruz. Bu işsizliğin giderilmesinin tek bir yolu var, o da iktidarın değişmesidir. Çünkü bu sıkıntıları çözebilecek herhangi bir politikası yok. Bu iktidarla kayıt dışı işsizliğin artacağını, yine taşeronlaşan bir işçi furyasının olacağını biliyoruz” dedi.

 

Emekliler: Sömürülmüyoruz

Emekli aylıklarının yoksulluk sınırının altında olduğunu ifade eden EDS Kurucu Başkanı Mahinur Şahbaz, iktidarın emeklilerin haklarını yok saydığını belirterek, “Bizim ülkemizde emeklilerin haklarıyağmalanıyor” dedi.

Hayatlarının büyük bir kısmını, “rahat bir nefes alma” umuduyla çalışan insanlar, emekli olduktan sonra daha büyük sorunlarla karşılaşıyor. Emekli aylıklarının yoksulluk sınırının altında olduğunu söyleyen Emekliler Dayanışma Sendikası (EDS) Kurucu Başkanı Mahinur Şahbaz, emekli haklarının ekonomik politikalarla yok sayıldığını belirtti. Mahinur Şahbaz, “Emekliler toplumsal yapının önemli bir kesimidir. Buna rağmen iktidar ve siyasi yöneticiler tarafından görülmüyor ve yok sayılıyor. Yaşlılık, hastalık olarak görülüyor. Oysa yaşlılık insan yaşamının doğal bir sürecidir” dedi.

 2008’de hayata geçirilen 'Sosyal Güvenlik Reformu’nu hatırlatan Şahbaz, “Bu reformla emeklilerin sosyal hakları, emekli ikramiyelerinin hesaplanması, emeklilik yaşı tümden değiştirildi. Anayasada hak olarak tanınan, hak ve birikimler yok sayıldı. Emeklilerin o günden bu yana yüzde 60 oranında aylıkları azaldı” diye kaydetti.

Ticari kuruluş gibi

Sosyal güvenlik sisteminin ticari bir kuruluş gibi çalıştığına vurgu yapan Şehbaz, şöyle devam etti: “Bu kurum devletin desteğinin yüzde bire indirildiği bir kurum haline getirildi. Bu elbette ekonomiden bağımsız değil. Daha önceden sosyal güvenlik sistemi, devlet desteğindeydi. Ulusal emeklilik sistemi diyebileceğimiz bir sistemdi. Sonrasında küresel kapitalist politikaların ve uluslararası sermayenin isteği doğrultusunda yeniden düzenlendi. Çünkü emekli primlerinin kamu denetiminde olması uluslararası sermayenin zenginleşmesini ve küreselleşmesini engelliyordu. Sermayeye kaynak olması gerekiyordu. Onun için kamu denetiminden alınıp borsaya yatırılması önerildi ve bu öneri kabul edildi. Onun karşılığında kredi verildi. Sosyal güvenlik reformunun özü budur.”

Emekli aylıklarının yoksulluk sınırının altına indirilmesinin sonucu emeklilerin hızlı bir şekilde yoksullaştığını; piyasa koşullarına terk edildiğini kaydeden Şehbaz, "Bizim gibi ülkelerde emek yağmalanıyor. Oysa hukuk ve adaletten söz edilen bir devlet sisteminde emeklilik kamu biçiminde olması gerekir. Bu görünmüyor, anlatılmıyor, dikkat çekilmiyor” dedi.

Yaşlıya şiddette şampiyon

Yaşlılara şiddet uygulama konusunda Türkiye’nin Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada olduğunu söyleyen Şehbaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Devlet kamu hizmeti olarak vermesi gereken yaşlıya bakım hizmetini aileye yıkıyor. Çok fazla işsizlik olduğu için de yaşlıya bakmak aileyi zorluyor. ‘Aileye yardım ederek çözüyoruz’ deniyor fakat ekonomik olarak verilen yardım yetersiz geliyor. Denetlenmediği için bu yardım yaşlıya ulaşamıyor. Aynı zamanda bu yardımın belirlenme yöntemi ve yardıma ulaşmak için konan kriterler çok adaletsiz ve eşitsiz bir şekilde dağıtılıyor. Bunun çözümü de insan hakları temelinde toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek normların olması, insanlara yasal temelde aylıkların bağlanması ve kendi ihtiyaçlarının kendilerini karşılayabilmesinin sağlanmasıdır.”

Emeklilerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu söyleyen Şehbaz, “Mücadelemiz sınıf mücadelesidir. Bugüne kadar biriken tüm emek ve sermaye bizim ürünümüzdür. Bu nedenle emeklilerin kendi haklarına sahip çıkıp devlet güvencesinde bir sağlık hakkı için mücadele etmesi öncelikli sorumluluğumuzdur. Yaşlılığın insan yaşamının bir evresi olduğunu kabul ettirmemiz gerekmektedir” şeklinde konuştu.