Kürdistan mücadelesi, farklı bir evrilme içinde. Savaşın şekli, kapsam ve araçları değişti.

Şehir ve kasabaların savunması, istenilip hedeflenen, ancak zaman ruhunun olgunlaşması için beklenen aşamaydı. Savaşın bu pratiğine eleştirel bakanlar da var. Ama demek ki, vakit…

Dağlarda süren savaşta köyler, köylüler ve doğa olumsuz etkilenmişti. Yeni strateji de olumsuzluklar doğurabilir.

Nihayetinde karşımızdaki güç, İspanya’da Bask kurtuluş savaşçılarının muhatabı İspanya uygarlığı, İrlanda’daki Britanya da değil. Soykırımlar yapmış, bir göçmen ruhla karşı karşıyayız.

Günümüzdeki Cumhurbaşkanı, çıplak ayakla ateşe basmış gibi ortalıkta dört dönüp, "kan ha kan" deyip, "bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır" diye haykırıyor.

Böyle bir adamın tekmesi, elbette kendine yakılşan şekilde olacak. Ama ne yapacaksınız ki, özgürlüğün bir bedeli vardır. Bütün halkların Osmanlı kabuğuna başkaldırı çağında, Kürtler ayağa kalksaydı, bugünkü kuşak elbette acı çekmeyecekti.

Yunanistan’ın Mora yarım adası bunların geride bıraktıkları cesetlerle doluydu. Balkan dağları hala kan kokuyor. Şam, Halep sokaklarında asılanların feryadı yankılanıyor.

Türk Genelkurmay Başkanlığı, geçtiğimiz hafta, geçmişi yad edercesine bir tutumla, tıpkı askeri darbe günlerinde olduğu gibi, bütün gazete ve televizyon kanallarında sırasıyla yayımlattığı, tek kalemden çıkma bir metinle, Doski vadisinin, 40 günlük savaştan sonra Kürt Gerilla güçlerinden kurtarıldığını müjdeliyordu.

Bu AKP tipi yandaş sevindirmekti. 

Alpleri andıran dağ manzaraları, bir kayalığın tepesinde tüneyip bayrak tutan Türk askerlerinin profili ile ele geçirilmiş ganimet gibi gösterilen bir kaç ocak tüpünün fotoğrafı da zaferin kanıtı oluyordu. 

Oysa bütün bunlar, birazcık beyni olanlar için, Türk devletinin çarsizliğini temsil ediyordu. Duruma hakim olduğunu söyleyen devletin Genelkurmayı, bir toprak parçasının 40 günlük savaştan sonra nihayet ele geçirldiğini zafer olarak ilan ediyordu.

Oysa, bu da 40 yıldır tekrarlanan yalandı. Çünkü, Gerilla liderlerinden Murat Karayılan, savaşın 40 gün sürdüğünü doğruluyor, ancak zaferin hayali olduğunu açıklıyordu:

"Onların en seçkin özel kuvvetleri, Bolu ve Kayseri tugayları bu operasyona katıldılar. Ancak şu gerçek var ki, bu 40 günde Türk devleti istediği yerlere giremedi."

Her şeye rağmen, şehir ve kasabaların savunulması aşaması boşuna değildir. Çünkü, Türk devleti, çetevari saldırıların dışında, Kürdistan şehir ve kasabalarında kum torbalarının ardında saklanıyor. Kontrolü elde tutan güç değildir.

Araziye gelince, Türk devleti, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip ve korucu taburlarından başka, tank, havan topları, helikopter, her türlü ağır silahlarla donatılmış polis gücüyle tekviyelidir.

Buna rağmen yolların, kavşakların, pınar gözeleri, dağ ve tepelerin egemeni değildir, Türk ordusu. Türk devleti, yağmurcusu olarak "egemen benim" demek için, ölüm fırtınaları ekip, dağları, yaylaları, orman, mera, tarla, bağ ve bahçeleri insana, kuzuya, buzağıya yasak ilan ediyor. Kanda banya şenliği düzenler gibi havadan yangın bombaları boca edip, kayaları delen füzler ateşliyor, toprağın otunu, ağacı, ormanı yakıyor, şehir ve kasabaları hapsediyor. "Zulmü artasıcaların" vicdan menzili bu kadardır. Romalıların Hıristiyanlara, Moğolların Bağdatlılara bile yapmadığını bunlar, Kürt halkına reva görüyor, şehirleri topluca ev hapsine mahkum edip aç, sussuz, hapishane şehirler yaratıp, zulüm tarihine armağan ediyor, mahpus şehirlerde bebekler açlıktan ses sese figan ediyor, hastalar doktor, ilaç, hastane diye diye kıvranıyor, ölülerin gömülmesine de izin verilmiyor. 

Bunların dinini, inançlarının vicdanını kendilerine bırakarak, bir prantez açmak istiyorum. HDP, Kürt özgürlük mücadelesinin açtığı alanda kuruludur. Kürdistani, yalın bir söylemle, Kürt partisi değil, ama düşman da değildir. Kürtlerin de hak ve özgürlükleriyle insanca yaşamasını öngörüyor, HDP.

Çatısı altında Kürt davasının sayısız fedakarını da barındırmaktadır. Onların dışında, değişik halk ve inançtan, insani değerler bütünü derviş (Aziz) ruhlular, hümanizmanın, doğanın sevdalıları…

HDP, bir yönüyle zenginlik, renkliliktir.

Görüş ve düşünce renklerinin ayrıntısına girmeyeceğim. Fakat, Kürtleri anlatmak gerekiyorsa eğer, sınıf, kat katman, tabaka, statü farklılığı kimsenin umrunda değildir. Müteddeyin, az müteddeyin, çok ya da az dindarlık da onlara yakıştırılmış buhtandır, iftiradır.

Onuruna düşkün, el altında kalmayı, başına vurulmayı haysiyetsizlik sayan herkes önce Kürt, sonra Müslüman, Alevi, Êzîdî, Hıristiyan ya da Musevidir.

Herhangi onurlu bir Kürt böyle bakar dünyaya…

Ama Kürtlerin oylarıyla milletvekili seçilen AKP’li Mehmet Metiner’in eski kafadarı, Erdoğan’ın da sadık adamlarından Altan Tan, hangi hesap ve inancın tercümanıysa bilinmez, Kürt hareketiyle son plemiğinde de hala AKP’yi dindar gösteriyor, dindar Kürtleri de AKP ile bağdaştırıyordu.

Bu onurlu Kürtlere hakaretti.

Osmanlının çapul Emperyalizmini eksen alan, İslami teröristlerle iş tuttuğu dünyanın dilinde olan, Kürtlerin özgürlük talebine "tek millet" cevabıyla set çeken, ötede aç kurt gibi dişlerini çak çak birbirine vurarak, özgürlüğü için ölüm nehirlerini kulaçlayan Rojava'ya saldıran AKP ile onurlu Kürdün bağdaşması, Altan Tan’ın uydurması, Kürt Özgürlük Hareketini küçümsemekti…

Amacı her neyse bunu yapıyordu…