
1990'larda yaşananlar hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Yeni nesil fazla bilmeyebilir ama politika ve mücadelenin içinde olanlar çok iyi bilirler. O dönem Türkiye'nin en karanlık yıllarıydı. Devlet tümüyle çeteleşmişti. Kendi anayasanını ve yasalarını da uygulayamaz hale gelmiş ve hepsini bir tarafa atmıştı.
Binlerce köy yakılmış ve boşaltılmıştı. Binlerce insan gözaltında kaybedilmiş ve ağır işkencelerden geçirilmişti. Kontr-gerilla, JİTEM ve itirafçılardan oluşan kelle avcıları insanları kaçırıyor, işkencelere alıyor ve sokaklarda infaz ediyorlardı. Bu çarkın bir parçası olarak Hizbullah da devreye sokulmuş, tam bir cinayet şebekesi olarak kullanmıştı.
Sözde Hizbullah bir örgüt olarak kurulmuştu. Normalinde devlete, Türk sömürgeciliğine karşı mücadele etmesi gerekirdi. Nitekim ayni ismi taşıyan Lübnan Hizbullah'ı İsrail'e karşı mücadele ediyordu. Türkiye'de kurulan Hizbullah devlete ne el kaldırmış ne de bir fiske vurmuş değildi. Varlığı Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı kirli ve karanlık cinayetlerle fark edilir oldu. JİTEM ve devletin karanlık odakları tarafından eğitildiği ve halka saldırtıldığı devletin yetkili çevreleri tarafından da kabul edildi, dile getirildi.
Halk bu karanlık cinayet şebekesine Hizbul-kontra adını taktı. Devlet kırsalda gerilla karşında zorlanıyordu. Şehirlerin de ellerinden çıkmaması, serhildanların bastırılması ve kitle eylemlerinin etkisizleştirilmesi, legal yapılanmaların dağıtılması için yedek bir güç olarak Hizbul-kontrayı devreye soktu. Toplumun her kesiminden, silahsız ve normal yaşamını sürdüren insanları hedefledirler. Binlerce suçsuz insan bu vahşi, yargısız infazlara kurban gitti.
Faili meçhul cinayetler dönemiydi o yıllar. Ama halk bilgece bu cinayetleri "faili belli" cinayetler olarak tanımladı. Devleti yeniden toparlayama çalıştıklarında ve bu kirletilmiş imajı biraz düzeltmeye ihtiyaç duyduklarında Hizbul-kontraya tekmeyi bastılar. Hizbullah'ın evlerinin altından cesetler fışkırmaya başladı. Bu cinayetleri devlet bilmiyor değildi. Ne zaman ki, ihtiyaç duydu, Hizbullah'ın işlediği cinayetlerin bir kısmını deşifre ettiler, yöneticilerinin bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da tutukladılar.
AKP Hükümeti faili meçhul cinayetlere başvurmayacağını, Kürt inkarını ve asimilasyonu terk ettiğini Erdoğan'ın ağzından defalarca kamuoyuna açıkladı. Ancak aynı AKP bugün daha önceki kirli ve karanlık oyunların ve tertiplerin peşinde olmayı sürdürüyor. AKP bunu neden yapıyor veya neden buna ihtiyaç duydu? Her şeyden önce AKP demokratik gelenekten gelmeyen bir parti. Türk-İslam sentezci bir yapılanma. Devletçi ve iktidarcı karekteri çok güçlü. Devleti ele geçirmeyi ve iktidarda kalmayı varlık gerekçesi olarak görüyor.
Böyle olunca Kürt sorununda köklü bir çözüm ve demokratik bir Türkiye projesi ana desturu olmuyor. Rojava'da Kürtler bir özerklik fırsatı yakaladıklarında hemen onu kırmızı çizgileri ilan ettiler ve Türkiye için tehlike olarak gördüklerini belirttiler. Halbuki oradaki yapılanmaya sevinmeleri gerekiyordu. Demokratik bir Suriye ve özerk Kürt bölgeleri Türkiye için neden tehdit olsun ki?
Kobanê'nin düşmesi için açıktan IŞİD'e destek sundular, ondan medet umdular. Kürt halkının buna tepkisi sert olduğunda, 6-7 Ekim protestoları büyük bir kitlesel kalkışmaya dönüşünce AKP, eskiye rücu etti. Devletin eski kirli ve karanlık alışkanlıklarına başvurmaya başladı. Diyarbakır sokaklarında adı Hüda-Par olan ama esasında Hizbullah'ın kendisi olan güçler yine devreye sokuldu. Bu kesimden bir grup ellerinde kalaşnikoflarla polisle birlikte kitleye ateş açtı.
6-7 Ekim'de onlarca Kürt katledildi. AKP yetkilileri Hüda-Par'lı olarak bilinen bir kaç kişinin öldürülmesini öne çıkardı. Onların faillerinin bulunduğunu açıkladı. Diğerleri de bu ülkenin vatandaşları değil miydi? Neden onların failleri bulunmadı?
Son Cizre'deki olaylar bir daha gösterdi ki, ne Hizbullah ne de AKP geçmişten yeterince ders çıkarmamış. Bülent Arınç hemen Hüda-Par'ı sahiplendi. Onları mazlum ve mağdur ilan etti. Doğal olan, hükümet ve devlet yetkililerinin olayları araştırması, varsa bir suç ortaya çıkarması ve sözü yargıya bırakması. Ama öyle olmadı. Hükümet tüm yandaş medyasıyla Kürt tarafını suçladı ve kötülüğün kaynağı olarak sundu.
Hüda-Par olarak bilinen kesim ise Şengal ve Kobanê'de Kürt halkı etnik temizliğe tabi tutulurken, kadınları ganimet olarak alınıp pazarlarda satılırken hiç rahatsız olmadı. IŞİD karşısında bir tutum almadı. Basın yayın organlarında AKP dahil devletin partileri ve organlarının kullanmadığı zehirli ve kindar, düşmanlığı içeren bir dil kullandı. Kırk yıldır Kürdistan için mücadele eden, Kürtlerin bir kimlik sahibi olmasını sağlayan PKK'yi çete olarak adlandırdı, cenaze başlarında "PKK'ye lanet ola" sloganları attırdılar.
Hüda-Par yılardır kurulmuş ve istediği gibi örgütlenmekte ve çalışmaktadır. Kürt örgütleri tarafından herhangi bir engel çıkarılmadı. Tüm bunlar dikkate alındığında Şengal'de, Kobanê'de Hüda-Par'in Kürt Özgürlük Hareketi'yle yan yana olması gerekirdi. Ama tam tersi oldu, Hüda-Par yine Kürt karşıtlığı temelinde AKP yanında ve devletin sıkıştığında başvurduğu kirli bir silahı oldu.
Mücadele yoğunlaştığında ve çatışma keskinleştiğinde saflar daha belirgin bir hal alıyor. Bu açıdan AKP de aklını başına almalıdır. Yıllarca Fethullah ve paralel yapı hakkında AKP'yi uyardık, eleştirdik. Dikkate almadılar. Bugün kendileri yaygara yapmaktadırlar. Aynı şeyi Hüda-Par ve diğer karanlık güçler şahsında tekrarlamasınlar. Kürt tarafına zarar verebilirler ama Türkiye'ye ve demokrasiye bunun hayrı olmaz. Hüda-Par'lılar da geçmişten ders çıkarmalılar. Devletin desteğine ve yönlendirmelerine fazla güvenmemelidirler. Bundan özgürlük ve gelişme çıkmaz. Karanlık ilişki sahipleri tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolup giderler. Kürt halkı bilinçli ve deneyimlidir. Direnecektir ve kendisini savunacaktır. Yanlış hesaplar sahiplerine de zarar verir.