Türkiye her yönüyle topyekün savaşın gereklerini yerine getiriyor. Daha önce alınmış kararların ve yapılmış hazırlıkların eksiksiz uygulanması yaşanıyor. Şimdi kimse Kürt sorunu ve onun çözümünden söz etmiyor. Çünkü 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatının açıklanmasından sonra Erdoğan basının önünde "Kürt sorunu yok" demişti. Ona göre başlarına bela olan PKK sorunundan kurtulma vardı. Böyle olunca doğal olarak da Kürt sorunu ile ilgili bilinen demokratik veya siyasal içerikli bir çözümü, projesi de hiç olmadı.

Kürt sorunu olmayınca geriye ne kalıyor? Ayaklanma ve bastırılması gereken direnişler! Şimdi ordunun şehirlere inip tankları mahallere doğrultup top atışlarına tutması bundandır. Çünkü mevcut orduyu yönlendiren kesimlerle hükümet aynı noktada birleşti. Kürtleri kendi vatandaşları olarak görmüyorlar. Hak talep eden bir halk topluluğu olarak da kabul etmiyorlar. Mutlak egemenliklerine itiraz eden bu asilerin kafalarının ezilmesi gerekir! Kafaları ezilir ve teslim alınırlarsa Dersim katliamlarında vb. olduğu gibi onları daha hızlı bir asilmilasyon programına tabi tutup Türkleştirecekler. Açlığa ve yokluğa mahkum edip sonra da "devletin şefkatli kollarını" uzatacaklar!

Dikkat edilirse hükümet sivillerin ölümlerinden hiç sözetmiyor. Haberlerde zorunlu bazı ölümleri vermek zorunda kaldıklarında da PKK'ye yıkmaya çalışıyorlar. Mahalleler tank ve top ateşi altında yıkılıyor, evler, tarihi eserler yanıyor. Devletin silahları ve topları afsunlu, hiç mi hiç sivillere ve bu mekanlara uğramıyor. Hepsini PKK yapıyor! Hastaneler işgal altında. Devlet çıplak zor aygıtları olarak orta yerde kalmış.

Daha önceleri ''Sivil kurumlar ses çıkarsın'' diyordu hükümet emrindeki medya. Şimdi sivil kurumlar, insan hakları savunucuları, aydınlar çağrılar yapıyor; bu yıkımı durdurun, diyorlar. Ama hükümet duymamaya ve görmemeye çalışıyor. Basına da bu yönlü talimat verilmiş.

Bilindiği gibi demokratik adımlar atma, müzakereleri başlatma yerine faşist güvenlik yasaları hazırlayarak tekme tokat meclisten geçirdiler. Bu yasalar "kamu güvenliğini" sağlamaya yetmedi. Ortada kanun da kalmadı! Esadullah timleri, Özel Harekat timleri, zırhlı polis araçları, TOMA'lar vb sonuç vermedi. Daha fazla baskı daha fazla güç teorisine, kısır döngüsüne takıldılar. Genelkurmay Başkanı ''Tankların şehirde ne işi var'' demişti. Olmadı. Direnişleri bastıramadılar. Tankları şehirlere indirdiler. Anlı şanlı generaller Şırnak'a zuhur edip savaşın yönetimini tümden devralmak zorunda kaldılar. Şimdi ölü ve yaralı sayıları dahil tüm açıklamaları artık Genelkurmay Başkanı yapıyor!

İşgalci ve sömürge rejimlerinin tipik davranışları sergileniyor. Şiddet yöntemi esas alındığında eldeki şiddet güçleri ve aygıtları yetmeyince sürekli daha fazlası istenir ve devreye sokulur. Şiddet sarmalı böylece büyüyüp devam eder. Nitekim Türkiye'de bunun tipik uygulanmasına tanık olunuyor. Tanklar, toplar, özel askeri birlikler, işbirlikçi ve paramiliter güçler, helikopterler, bu araç ve kesimlerin tümü sehirlerde savaşa sürülmüş durumda. Tek eksik, şehirlerde uçak bombardımanına daha başlamadılar. 

İsrail, Gazze'de mahalleleri, Esad, Suriye'de şehirleri bombaladığında gerekçeleri aynıydı: "Teröristleri bombalıyoruz". Şimdi AKP hükümetinin dili ve gerekçeleri de aynıdır. Şehirler bombalanıp çocuklar, kadınlar, yaşlılar öldürüldüğünde söylenen nakarat: "Teröristlere karşı operasyonlar." Şehirlerde hayat durdurulmuş. Mahalleler 12 Eylül askeri faşist darbesinde dahi haftalarca ablukaya alınmamıştı. 1990'lara dönmeyiz diyenlerin kulağı çınlasın. O dönemin yöneticileri şehirlerde hiç haftalarca süren ablukaları uygulamadılar. 

1990'larda sergilenen bastırma ve şiddet senaryosu şimdi uygulanıyor. Fazlası da var. O dönem eksik kalan kısımlar şimdi tamamlanıyor. O zaman da Kürt parlamenterler lince tabi tutulmuş ve hapishanelere atılmış, partileri kapatılmıştı. Şimdi de HDP'yi kapatmakla tehdit ediyorlar. Erdoğan ve Davutoğlu'nun talimatlarıyla savcılar hemen harekete geçtiler. DTK ve HDP, DBP'nin eşbaşkanlarına jet hızıyla soruşturmalar başlatıldı. 

Kürtlere ve demokratik muhalefet yapanlara karşı polis ve yargı kurumları oldukça gaddar bir tutum sergiliyorlar. Ama savaş çıkaranlar, aleni ırkçılık yapanlar, köyleri ve şehirleri yakıp yıkanlar, binlerce faili meçhule imza atanlar neden bu ülkede yargılanmazlar? Kimse buna adalet ve yargı sistemi diyebilir mi? En kaba sömürgeciliği uygulayanlar bile kendi hukuklarını tümden böyle ortadan kaldırmazlardı. Türkiye'de bugün kimse hukuktan sözedemez. Kürt halkının bu ırkçı ve imha aracı olan hukuku tanımaması ve her alanda kendi meşru savunmasını örgütlemesi onun en doğal hakkıdır.

Erdoğan önderliğinde AKP hükümeti savaşı daha da tırmandıracaktır. Birkaç ilçenin bu kadar direnebileceğini hesaplıyamıyorlardı. Polis özel harekat timleri ve zırhlı araçlarla ezer geçerim, diyorlardı. Çünkü direnişin olduğu o mahallelerde yeterli bir hazırlığın olmadığını ve silahlı insan sayısının az olduğunu biliyorlardi. Ama Kürdistan'lı gençler çetin ceviz çıktılar. Özel timleri adeta pas pas oldu. Mecbur kalıp orduyu devreye soktular. Onlar da kolay sonuç alamıyorlar. Ve en önemlisi Kürtler şehirlerde savaşı öğreniyorlar. Kürt direnişinin daha da büyüyeceği ve yaygınlaşacağı açıktır. Onun için paniğe kapılmışlar. Katliamları göze alma pahasına saldıracaklar. 

Bu saldırılar karşısında halkın kendisini savunması en doğal hakkıdır. Yaşam hakkı kutsaldır. Kimse Kürtlere ''Niye kendinizi öldürtmüyorsunuz'' diyemez. Tam tersine Kürt halkının daha hızlı ve daha yaygın olarak köyleri, kırsalı da kapsayacak biçimde örgütlenmesi gerekir. Kürdistan faşizme mezar olacak, deniyorsa Kürdistan topraklarının tümü direniş alanlarına çevrilmelidir. Direniş olabildiği kadar yaratıcı olmalı, her türlü gösterilerden tutalım, faşist çeteleri darbeleyecek yol ve yöntemlerle akışkan ve kesintisiz bir mücadele ile de pratikleştirilmelidir.