Kürt Özgürlük Hareketi’nin neden ‘terörizm’le damgalanmak istendiğini anlamak çok da zor olmasa gerekir.
Her şeyden önce bu yafta en çılgın terör aygıtı olan ulus-devletin tüm insanlık dışı uygulamalarını gizlemeye, daha doğrusu bu uygulamalara meşru bir temel kazandırmaya hizmet eder. Ulus-devlet terörü için meşruiyet imal etmede en onursuz rolü medya üstlenir. Yöntemi ise kara propagandadır. Medya bir halkın varoluştan kaynaklanan doğal, vazgeçilemez ve devredilemez hakları için mücadele eden güçleri kamuoyuna ‘terörist’ olarak sunar ve en masum eylemini bile ‘terörizm’ diye lanse eder. Eğer hitap ettiği toplum İslamî bir toplumsa, bu propagandayla ‘terörizm’ adeta kafirlikmiş gibi bir algı yaratmaya özen gösterir. Bu işi öyle bir noktaya kadar vardırır ki, ‘terörist’ denildiğinde birçok kimsenin aklına din iman nedir bilmeyen, şehevi bir hırsla kan döken, kadın ve çocuk öldüren, insanlığa yabancılaşmış canavarlar gelir. Özellikle yandaş medyanın istediği de budur.
Kürt halkının özgürlük çığlığını susturmak için geliştirdiği dizginsiz devlet terörü konusunda kendi toplumunun rızasını almak ulus-devlet için çok önemlidir. Medyanın önemli bir işlevi bu temelde toplumun duygularını değiştirmektir. Ancak medya sadece rıza imalatıyla yetinmez. Rızayı aynı toplumu yürütülen kirli savaşın bir parçası haline getirme noktasına dek ilerletmeye çalışır. Egemen ulus toplumu yalnızca ‘terörizmle mücadele’nin edilgen bir destekçisi olmakla kalmamalı, aynı zamanda bu savaşın bir parçası haline gelme hırsıyla dolmalıdır. Kaldı ki ulus-devlet birey-vatandaşında böylesi bir ruh halini yaratmak nispeten kolaydır. Kolaylığı sağlayan şey bu bireyin kendisini devletin sahibi olarak görecek kadar kendi gerçeğine yabancılaşmasıdır. Onun tanrısı ulus-devlet, dini ise milliyetçiliktir. Milliyetçi histeri dinsel bağnazlıktan çok daha saldırgan bir ruh haline götürür.
Medyanın diğer bir görevi de yaşananın bir savaş olduğu gerçeğini örtbas etmektir. Savaşın en azından iki tarafı vardır. Her iki taraf belli amaçlarla hareket eder. İki tarafın amaçlarının birbirine benzeştiği de olur. İlk saldıran kim olursa olsun, iki egemen güç arasındaki savaşlar böyledir. Buna karşılık bir tarafın mazlum olduğu ve var olmak için başvurduğu savaşların varlığı da bir gerçektir. Bunlar meşru savunma savaşlarıdır ve barışçıl çözüm seçeneği kalmadığında bu tür savaşlar kaçınılmazdır. Savaşın belli bir aşamasında barış arayışları gündeme gelir. Tarafların uzlaşmaları sonucunda geçici de olsa nispi bir barış ortamı oluşur. Mazlum konumundaki taraf en azından bazı haklarına kavuşur. Savaş hemen her zaman barış talebini doğurur. Toplum çoğu zaman barış için ayağa kalkar. Sonsuza dek süren bir savaş olamaz. Her savaşın mutlaka bir barışı vardır.
Oluşturulan algı ‘terörizmle mücadele’de uzlaşma ve çözüm arayışı seçeneğini dışlama üzerine inşa edilmiştir. ‘Terörizm’den söz edildiğinde günübirlik yaşayan birey-vatandaşın aklına öldürücü bir hastalık türü, ‘terörist’ denildiğinde ise mikrop taşıyıcı bir haşere cinsi gelir. Örneğin genelde öldüren ‘Kırım Kongo’ hastalığına yol açan kene cinsiyle uzlaşmak mümkün müdür? Yapılması gereken tek şey vardır: En etkili yok edici ilaçlarla kenelerin kökünü kurutmak! Bataklık ve sıtma hastalığı benzetmesinde de oluşturulmak istenen algı yine aynıdır. Bu kez kapsam biraz daha genişletilmiştir. Sıtma ve sivrisineğe bir de bataklık eklenmiştir. Asıl tehlike bataklıktan gelir. Dolayısıyla önceliği ‘bataklığın kurutulması’na vermek gerekir. Kısacası ‘terörizm’ yaftası homojen bir toplum peşinde koşan ulus-devletin muhaliflerini ezmede kullandığı bir psikolojik savaş yöntemidir.
Kürdistan’da yaklaşık yirmi sekiz yıldır sürüp gelen bir savaş var. Türkiye’de pek çok hükümet değişti, fakat reçeteleri hep aynı kaldı. Hepsi ‘bataklığı kurutma’yı, ‘terörizm belası’nı yok etmeyi, ‘teröristlerin kökünü kazıma’yı esas politika belledi. Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde her şeyin yeniden normal rotasına gireceğine inandı. Ama bu süre içinde ne ‘bataklık’ kurutuldu ne de ‘kök kazıma’ ameliyesinden sonuç alındı. Tersine gerilla direnişi büyüyüp yayılarak devam etti. Dağdaki silahlı direniş kitlesel bir temel kazandı ve milyonlarla ifade edilen bir halk tabanına kavuştu. Akıl almaz işkenceler, faili meçhuller, kitlesel tutuklamalar, ardı arkası gelmeyen operasyonlar, yasak silahların kullanımı gibi insanlık suçları Kürt halkına geri adım attırmadı. Uluslararası güçler devreye girdi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı esir aldı. Türk devleti bunu kazandığı bir ikinci ‘Kurtuluş Savaşı’ gibi gördü, böyle lanse etti. Ancak bu durum halkın direniş ateşini daha da harlandırmaktan başka bir işe yaramadı.
Hannah Arendt “Dominion -iktidar- rasyonel hakikatlere saldırdığında deyim yerindeyse kendi doman’ini -sınırlarını, alanını- aşmış olur, oysa olguları çarpıttığında ya da yalan söylediğinde kendi çöplüğünde savaşmaktadır” der. AKP iktidarı hem rasyonel hem de olgusal hakikatlerle lanetli bir savaşın içindedir. Bu faşist rantçı parti rasyonel bir hakikat olan Kürt halkının özgür yaşama ve kendi kendini yönetme hakkını reddediyor. Bu reddi bir soykırım savaşına kadar vardırıyor. Olgusal hakikatleri çarpıtmak için de akıl almaz bir yalan üretimine başvuruyor. Ne var ki, AKP iktidarı ‘kendi çöplüğünde’ savaşsa ve bu savaşta her türlü kirli yöntemi denese de sonuç alamıyor. Çünkü karşısında inadına direnen bir halk bulunuyor. Bu yüzden bir yalancı olarak mumu yatsıya kadar bile sürmeden sönüveriyor. Maske yüzünde, takke başında durmuyor ve hemen düşürülüyor. Suratındaki meymenetsizlik ve kafasındaki kellik gözler önüne seriliyor. Hiç kimsenin yadsıyamayacağı hakikat budur.
Halk arasında anlatılan bir hikayedir: Padişah sürekli zam üstüne zam yapar. Her yeni zamda halkın tepkisini öğrenmek için adamlarını görevlendirir. Adamlar her defasında halkın ya somurttuğu ya da çok öfkeli olduğu bilgisini getirirler. Padişah zam yapmaya devam etmelerini söyler. Son zammın ardından padişaha ulaşan bilgi farklıdır. Çarşıda, pazarda herkes kahkaha atmaktadır. Durumun artık tehlikeli bir hal aldığını anlayan padişah zam yapmaya son verir. Adı ‘KCK operasyonları’ olan, gerçekte ise kolu kanadı kırılmak istenen BDP’yi teslim almayı öngören bu siyasi soykırım operasyonları öyle raddeye vardı ki, Kürt halkı bu operasyonları artık kahkaha ile karşılıyor. Hikayede de ifade edildiği gibi AKP için tehlike çanlarının çaldığı andır bu. Düşmanın düşmanlığının tam bir maskaralığa dönüştüğü bu an halkın sabrının taştığı an da olabilir. İktidar koltuğu, üzerine oturan AKP’yi kör etmiştir. O nedenle bu gerçeği görmüyor ve kendi hukukunu ayaklar altında çiğnemeye devam ediyor.
Eğer bir mahkeme polisle tartıştı diye huzuruna getirilen sanık hakkında tutuklama kararı veriyorsa orada hukuk bitmiştir. Bu an adaletin toprağa verildiği andır. Hz. İbrahim Tanrısı ile tartışmaktan çekinmedi, kendisi ile tartıştı diye Tanrısı İbrahim’i suçlu ilan etmedi. AKP polisi kendini haşa Tanrı’dan daha dokunulmaz görüyor. Yargıçlar da kararlarıyla bunu teyit ediyorlar. Polisin ve yargının tümüyle CIA ajanı Fethullah çetesinin denetimine girdiği kesin olduğuna göre, bu durumu yadırgamamak gerekiyor. Şu bir gerçektir: Popüler söylemle sıkça rutin dışına çıksa bile, en gaddar faşist yönetim bile kendi hukukuna dayanmayı esas alır. Ancak AKP ve iktidar ortağı Fethullah çetesi hukukun yerine kendi ideolojik-politik eğilimini ikame etmiş durumdadır. Bu eğilimle çelişen herkes ve her şey suçludur, dolayısıyla yeri hapishane olmalıdır. İçişleri Bakanı olacak o ilginç adem de zaten böyle söylemiyor mu? “Madem özgürlüğün olmadığından şikayet ediyorsun, madem içeri ile dışarı arasında bir fark kalmadığı inancındasın, o zaman cezaevine yollanmaktan da şikayet etmeyeceksin” demiyor mu?
Her yükselişin bir düşüşü vardır. AKP Kürt sorununu çözeceği vaadiyle iktidara geldi. Bu vaadi temelinde yükselişe geçti. Doruktan aşağı inişi de Kürt sorununda geçmiş iktidarlarla aynı telden çaldığının deşifre olması yol açtı. Kürt sorunu yanlış yaklaşanı yakacak kadar ciddi bir sorundur, ateşle oynamak gibi bir şeydir. AKP ateşle oynadı ve kendi sonunun başına geldi. Bizden söylemesi: Saddam gibi yapmaya devam et, hatta yaptıkların ve yapacaklarınla Saddam’ı gölgede bırak. Hukuk devleti yerine çete kuralsızlığıyla hareket et. Pratiğinle tarihe adını yazdırmayı başaracağın kesindir. Tıpkı Zemzem Kuyusuna pisleyen Arap gibi, tıpkı Yunan Tapınağını ateşe veren Herostratus gibi…