İnanç konusu, insanın toplumsal doğasından gelen bir olgu. İnsanın birey olarak da toplum olarak da doğasında, kendini inançlı kılma özelliği var. İlk insan topluluklarından günümüz insan toplumlarına kadar, inanç alanı hep var oldu. 

Bilmek ve inanmak, insanda adeta birbirini tamamlayan iki niteliktir. İnsanın, kendini bilme eğilimi taşıyan evrenin, küçük bir tezahürü olma olasılığı var. Evrenin insan şahsında, kendini bilebilme süreci ise sürekli ve sonsuzdur. İnsanın evren bilgisinin tümünü bilebilme olanağı ise oldukça sınırlıdır. 

İnanç, insandaki anlam dünyasının bir kısmı sayılır. İnsanın, bilinmeyenleri kendince açıklama tarzlarından biridir aynı zamanda. İnsan, kavrayamadığı evren karşısında, ilk çağlardan beri inanç dünyasına sarılmıştır. İnsandaki inançsal gelişkinliğin, aslında bilme dünyasındaki sınırlılığa paralel olarak geliştiği söylenebilir. Son büyük din olan İslam’ın 6.yy’daki çıkışı ardından, yeni büyük bir din arayışının çıkmamış olması, insanın giderek bilmeye yönelmiş olmasıyla da biraz ilgilidir. Yeni bilme tarzıdır belki de yeniçağın dini. Kendine din demeyen, kendine "bilim" diyen yeni bir din karakteri. Sadece maddeyi bilen, maddenin ötesini, maddenin anlam dünyasını açıklayamayan bir "bilim". 

Şimdiye kadarki hiçbir bilme düzeyinin, ister bilim ister inanç düzleminde olsun, yaşamın ve evrenin bütün sırlarını açıklamaya ve hakikati keşfetmeye yetmediği kesindir. 

Her iki alan da, devlet otoritelerine verilemeyecek kadar önemli alanlar olmaktadır. Her iki alan da insanla, toplumla ilgilidir, toplumun, yaşamın anlamı ile ilgilidir. Devletin sınırlayan yasalarını, inanç alanına da, bilgi alanına da uygulamak, onları katletmek anlamına gelmektedir. Sınırlamak ya da kendi hizmetine sokmak, kendi siyasi iktidarına basamak yapmak anlamına gelir. 

İnançların kendini yaşatması, sürekli kılması, ifade etmesi, bu anlamda devleti değil, toplumu ilgilendiren bir konu olmaktadır. Çünkü inanç alanı, din alanı, sivil bir alan olmaktadır, devlet mekanizmasını idare etmekle ilgili değildir. Yaşamı sürdürmekle, yaşama anlam katmak ve anlam yüklemekle ilgili bir alandır. Devletlerin, hükümetlerin, iktidarların insandaki inançları, toplumdaki inançları kontrol altında tutma ve yönetme yetkileri yoktur. Bu, devlet otoritesinin kendinden menkul oluşturduğu bir yetkidir. Devlet, kendi işlerini inanca dayalı yürütemeyeceği gibi inançlar da, kendilerini devletlerin yönetmesine izin vermezler. 

AKP Hükümeti ve Erdoğan’ın HDP’ye bu kadar din üzerinden yüklenmesi, HDP’nin böyle çok ciddi ve hassas bir konuya parmak basmasıyla ilgilidir. Diyanet İşleri Başkanlığını kaldırmayı, seçim beyannamesine koymuş olmaları, bu anlamda bir yanlışı düzeltme düşüncesidir. Topluma, halka bunca zamandır dayatılan, doğruymuş gibi geçerli kılınarak ters yüz edilmiş bir hakikati düzeltme yaklaşımıdır. Hz.Muhamed’in İslam inancında, devlete bağlı bir diyanet başkanlığı kurumu yoktur. Halkın ağzından toplanan maddi imkanlardan geçinen bir diyanet anlayışı yoktur. Yani dinin bu kadar devletleştirilmesi, toplumun inanç doğasına aykırı olmaktadır. Din ve inançların devlet hizmetine koyulamayacağını savunan bazı din alimlerinin, İslam alimlerinin acımasızca cezalandırılmış olmaları, tarihsel birer hakikattir.  

Din alanını devlet ve siyasi hükümetler yönetmeye kalkarsa, işte ortaya AKP’li Egemen Bağış’lar çıkar. AKP’li Egemen Bağış’ın, kendi ahbaplarıyla yaptığı telefon görüşmelerinde, toplumumuzun büyük bir değeri haline gelmiş olan Kuran-ı Kerim’in ayet ve sureleriyle nasıl dalga geçtiğini, Avrupa’dan yayın yapan Med Nûçe kanalı, gayet açık bir biçimde yayınladı. İnceleme altına alınması halinde Allah bilir, dinci ve inançlı geçinen AKP’nin altından daha neler çıkar?

Dinin devletleştirilmesinden ya da devletlerin dinleri ve inançları yönetmesinin altından yanı başımızdaki İran örneği çıkıyor. Din, inanç adı altında her türlü ahlaksızlığın egemen olduğu, fuhuşun, taciz ve tecavüzlerin diz boyu olduğu bir devlet örneğidir İran. Dünya pek bilmeyebilir bunu. Özellikle de dinine bağlı, inançlı insanların, aklına hayaline getiremeyeceği düzeyde ahlaksızlığın yaşandığı bir devlet rejimidir. 

Toplumun kendi doğal yapısı içerisinde kendi inancına bağlı yaşaması, kesinlikle bu tür yozlaşmalara izin vermez. Ama devletin maddi imkanlarını, kanunlarla yasalarla kendini meşru kılma imkanlarını, siyasetin ve iktidarın gücünü, yine toplumun temiz duygularını, dürüst inançlarını, dini rejim adı altında arkasına almış bir İran örneğinden, maalesef Mahabat'taMahabatki Ferînaz vahşeti çıkar. Ferînaz vahşeti, son derece bilinçli ve siyasi bir olaydır. Toplumun dürüst inançlarını sömürerek, kendini ayakta tutan İran rejiminin, yükselen Kürt Kadın mücadelesine bir saldırı örneğidir. Ferînaz şahsında, HDP’nin kadın özgürlüğüne önem veren politikası da dahil, Kürt Kadın mücadelesinin ortaya çıkardığı özgürlük arayışına saldırılmıştır. Böyle bir olayın Mahabad gibi bir yerde, Türkiye seçimlerine hazırlanan HDP’nin böyle kadın özgürlüğü üzerinden başarıya talip olduğu, yine İran ile can dostu geçinen Erdoğan ve AKP’nin HDP’ye, din ve inanç konusunda bu kadar saldırdığı bir dönemde gerçekleşmesi, sıradan bir rastlantı değildir. İslamcı geçinen İran rejiminin, Kürt Halkına doyurucu bir izahatta bulunması ve özür dilemesini sağlamak için, başta Bakur ve Avrupa’dakiler olmak üzere tüm parçalardaki Kürtlerin tepkisini büyütmesi lazım.