HDP’nin ikinci olağan kongresinde, Demirtaş’ın konuşmasını itinayla izledikten sonra, iki ana düşünce edindim:

BİR: Özerk yönetim (Doğrudan Demokrasi) için siyasal açılım için şartların oluştuğunu;

İKİ: Kürdistan ve Türkiye halklarını hiçe sayan bir erkle yola çıkılmayacağını.

İkinci görüşü, "Anayasa mutabakatı için" gidilecek yolun "temizlenmesi" gerektiğini belirterek pekiştirdi.

Birinci düşüncem, birçok "kanlı Pazar" sonrası ev ev işgal edilen Kürdistan’lıların tablosunu çizmesinden sonra oluştu.

Bir halk kenisini yönetmek istiyorsa, bir kan gölünden mi geçmeli?

Eğer kendisini yönetmek istiyorsa bir halk, cenazelerini almak için, kentlerini işgal eden güçlerden "müsade" mi almalı?

Eğer Cizre’deki son tabloda, tankların hedefi olan Cizre’nin Cudi mahallesindeki sonradan ikisinin vefat ettiği 28 yaralıya ambulansla ulaşmak için, asker ve idari makamların "merhameti" mi beklenmeli?

AKP’deki 70 cıvarındaki "Kürdistan’lı Milletvekili" neredeydi.

Mahallelere gidip, tanklara engel olmadılar.

Bir Anne’nin 7 saat boyu yaralı/ölü sokakta teşhir edilmesini görmediler. 

Çocukların katledilmesini önlemek için, Ankara’daki meclisi boykot etmediler.

İstifa etmediler!

Meclis’ten birkaç adım ötedeki Saray’a bir protesto ve itiraz yürüyüşü düzenlemediler.

Sindiler, konuşmadılar, yazmadılar.

"Dönek Milletvekiller" tanımını ılımlı buluyorum.

Vicdanlarının sızlamadığını izliyorum.

Korktukları söyleniyor.

Kulislerde, efendilerinden "merhamet" dilediklerini, ancak bu durumda ellerinden hiçbir şeyin gelmediğini söylediler.

Beyhude çabaların, kaybedenleriydiler.

"Çaresizlik" argumanının gönüllü kurbanları oldular.

Kendilerini affettirmek için, birilerine başvuruya başladıkları yazılıyor.

Sonuçta, Kürdistan halkı için varlık göstermediler!

Ancak bana göre, paradoks mevzuatta:

Mevzuata göre, eğer bir Kürdistan Parlamentosu olsaydı: Türkiye’den bir polis amiri, Türk ordusunun katlettiği sivillerin cenazesini almaya giden TBMM’deki Kürdistan’lı bir vekile: "Devletden maaş alıyor ve 5 teröristin cenazesini almaya geliyorsun, utan!" diyemezdi.

Deseydi, kıymeti harbiyesi olmazdı.

Eğer bir Kürdistan Parlamentosu olsaydı:

Cizre’de sokağa çıkma yasağı uygulayan, Chomsky’nin deyimiyle "Kürtler’in katili" o adam olmazdı.

Eğer bir Kürdistan Parlamentosu olsaydı: Erdoğan ve Davutoğlu Kürdistan’a seyahat etmek isteseydiler, "Kırmızı Bülten"den aranan zanlılar olarak yakalanır ve savaş suçluları mahkemesinde yargılanırlardı.

Eğer Diyarbekir’de olsaydı bir Kürdistan Parlamentosu, yüzbinlerce asker ve baldırı çıplak iki jandarma milyonları 50 günden fazla "sokağa çıkma yasağı"yla gök kubbesi altında "esir" edemez, aşağılayamazdı!

Ve o Saray’daki adam "persona non grata" (istenmeyen adam) ilan edilir, Kuzey Kürdistan ve Rojava’ya sokulmazdı.