
Fakat dikkat edilirse AKP Hükümeti'nin siyaseti böyle değil. AKP Hükümeti PYD’yi ve Rojava Demokratik Özerk Yönetimi'ni "terörist” olarak görüyor. Kobanê’nin tahrip edilmesinden ve boşaltılmasından rahatsızlık duymuyor. IŞİD faşizmine karşı gelişen tarihi Kobanê direnişine gönderilen yardımları engellemeye çalışıyor. Kobanê’ye geçip direnişe katılmak isteyen gençleri vuruyor. Kadriye Ortakaya örneğinde olduğu gibi. Belli ki bazı zorlamalar olmasa Peşmerge'nin Kobanê’ye geçmesine de izin vermeyecekmiş.
Bu durumda 36. Paralel kuzeyinde güvenlikli bölge oluşturma istemi ve "Halep hassasiyeti” belirtme yaklaşımı ne anlama geliyor? Besbelli ki AKP Hükümeti IŞİD için bir güvenlikli bölge arayışındadır. Kürt direnişi ve koalisyon saldırıları karşısında sıkışan IŞİD için güvenlikli bir yer bulma çabasındadır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Fransız meslektaşı önündeki konuşmaları tam da bunu ifade etmektedir.
Halep’e vurgu yapmak ise başka bir planın varlığına işaret ediyor. Belli ki AKP Hükümeti Halep ve çevresinin de IŞİD tarafından ele geçirilmesinin yollarını arıyor. Tabi IŞİD Halep’i ele geçirince, o zaman sıra Efrîn’e yönelik saldırıya gelecek. AKP Hükümeti Kobanê’yi hallettiğini düşünüyor ki, bu sefer IŞİD’i Efrîn’e saldırtmanın yollarını arıyor.
Zaten bir seferinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, "Böyle giderse Kobanê de düşer, Afrin de düşer, Kamışlo da düşer” demişti. Gayri ihtiyari de olsa esas aklından geçen planları ortaya koymuştu. Belli ki şimdi koşulların oluştuğunu ve sıranın Efrîn’e geldiğini düşünüyor. Bu nedenle de yana yana böyle bir saldırının önünü açabilmek için çalışıyor.
AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın planları hayata geçer veya geçmez, bu ayrı bir konudur. Fakat AKP ile Tayyip Erdoğan’ın Rojava Kürtlüğünü tümden yok etme ve IŞİD’i tüm Kuzey Suriye’de egemen kılma düşüncesi ve planı vardır ki, başlı başına bu durumun kendisi bile korkunçtur. Bu denli Kürt karşıtlığı AKP için de ülkemiz için de bir felakettir.
AKP’nin Kürt karşıtlığı bununla da sınırlı değildir. Belli ki geleneksel cumhuriyet sisteminin Kürdü inkar ve imhayı öngören stratejisini AKP de olduğu gibi benimsemiştir. "Demokratik açılım”, "çözüm süreci” gibi kavramlar arkasında gizlenerek bu stratejiyi sinsice hayata geçirmeye çalışmaktadır. Nitekim 30 Ekim 2014 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı bu konuda yeni bir kararlaşmanın yaşandığına işaret etmektedir.
Bu 30 Ekim tarihli on buçuk saatlik MGK toplantısı üzerinde gerçekten de durmak gerekiyor. Söz konusu toplantı MGK’nin 23 Ağustos 2005 tarihli toplantısına benziyor. O tarihte MGK, Kürtlere karşı topyekun mücadele kararı almıştı ve geçen süreçte özel savaş bu kapsamda derinleştirilerek yürütüldü. Şimdi 30 Ekim tarihli toplantısında da MGK’nin benzer bir karar aldığı gözleniyor.
En azından toplantı ardından basına yansıyan veya bilinçli olarak yansıtılan bazı hususlar bu durumu açıkça gösteriyor. Neler söylendi MGK toplantısı ardından? En başta "Kırmızı Kitap”ın yeniden yazılacağı ve içine "paralel yapılara karşı mücadele”nin de konacağı belirtildi. Ve devamla üstüne basa basa "PKK’nin de bir paralel yapı olduğu ve üzerine gidileceği” ifade edildi.
Ardından gerçekleri saptıran, PKK’ye ve Kürtlere hakaret dolu olan birçok açıklama geldi. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan "İmralı’da bir görüşmenin olmadığını” ve "çözüm sürecinin kendi işleri olduğunu” söyleyecek kadar ileri gitti. Bülent Arınç, "Çözüm sürecine mecbur ve mahkum değiliz” dedi. Sözler öyle bir noktaya vardı ki, kamuoyunda "Tayyip Erdoğan çalıyor, Ahmet Davutoğlu oynuyor” gibi bir izlenim oluştu.
Tabi işaretler sadece bu tür sözlerle de sınırlı değildir. Bunun bir de pratik boyutu var. Pratik uygulamalar da 2005 Eylül'ünden sonra "iyi çocuklar” denerek kirli özel savaşın harekete geçirilişine benziyor. Umut Kitabevi’nin bombalanmasına benzer olaylar yaşanıyor. Sabahları sokaklarda cesetler bulunmaya yeniden başlandı. Sokak ortasında maskeli kişiler tarafından insanlar vuruluyor. Polis ve asker istediği gibi insanlara ateş açıyor ve vuruyor. Kadriye Ortakaya olayında olduğu gibi.
Dahası sokakta gösteri yapan gençlerin ve kadınların üzerine polis vahşice saldırıyor. AKP polisinin tam bir halk düşmanı karaktere sahip olduğu bu saldırılarda açıkça görülüyor. Geceleri maskeli özel timler tarafından evler basılıyor ve insanlar tutuklanıyor. Neredeyse günlük gözaltı sayısı otuz-kırka varıyor. Belli ki 2009’daki siyasal soykırım operasyonları yeniden başlamış bulunuyor. Yani Tayyip Erdoğan yeniden "Sil baştan” yapmış durumda.
Bütün bunlardan çıkan tek bir sonuç var: 30 Ekim tarihli MGK toplantısı kirli özel savaşı derinleştirerek demokratik muhalefeti ezmeye karar vermiş bulunuyor. Yani Kürtlere ve demokratik güçlere karşı yeniden topyekun özel savaş konsepti temelinde saldırı yürütülecek. Kontrgerilla yeniden insan doğramaya başlayacak. Tıpkı HDP Genel Merkezi’nde Ahmet Karataş’ın doğranmak istenmesi gibi.
Kim ne derse desin, Kürtler ve demokratik güçler asla aldanmamalıdır. Böyle bir süreçte yanılmak felaket getirir. 30 Ekim tarihli MGK toplantısı yeniden topyekun savaş kararı almıştır ve AKP Hükümeti de bu kararı yavaş yavaş uygulamaya koymuştur. Yaşanan olaylar böyle planlı bir saldırının olduğunu açıkça göstermektedir.
Aslında AKP ve devlet bu kararı 2015 genel seçimleri ardından alacaktı. "Çözüm süreci” hikayesini sürdürerek 2015 seçimini de kazanıp ondan sonra böyle bir saldırıya yönelecekti. Fakat Kobanê direnişi ve bunun etkisi sonucunda yaşanan 6-8 Ekim olayları AKP Hükümetine ve devlete erken doğum yaptırdı. Demokratik direnişin gelişeceğinden korktukları için 30 Ekim’de topyekun saldırı kararını aldılar ve toplumu korkutmak için de kamuoyuna yansıttılar.
Demek ki 30 Ekim tarihli MGK toplantısında yeniden topyekun saldırı kararı aldığından asla kuşku duymamak ve aldanmamak gerekiyor. Fakat önümüzde genel seçimler var ve sert bir çatışma ortamının AKP’ye seçim kaybettireceğini de AKP Yönetimi çok iyi biliyor. Bu nedenle 2015 seçimine kadar bir yandan savaş hazırlığı yaparken, diğer yandan da "Çözüm süreci devam ediyor” gibi yumuşak ve aldatıcı sözlerle siyasi ortamı yumuşatmaya çalışacaklar. Bu temelde 2015 seçimine ulaşıp da yeniden seçimi kazanırlarsa, işte o zaman topyekun saldırıyı devreye koyacaklar.
AKP’nin Rojava ve Suriye’ye dönük planları olduğu gibi, içte seçimi kazanmaya ve iktidarını sürdürmeye dönük de planları vardır. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı gibi, hep "çözüm süreci” diyerek toplumu aldatıp seçimi kazanmaya çalışacaklardır. Eğer bunu başarırlarsa, yani 2015 seçimini kazanırlarsa, işte o zaman tıpkı 12 Haziran 2011 seçimi ardından yaptıkları gibi yeni bir saldırıyı başlatacaklardır. 30 Ekim tarihli MGK toplantısı işte bunu kararlaştırmış ve planlamıştır.
Kürtler ve demokratik güçler AKP’nin "çözüm süreci” masalına aldanmamalıdır. Bu, sadece seçimi kazanmak için başvurulan bir oyundur. Eğer seçimi kazanırlarsa, ardından gelecek topyekun saldırıdır. Bu nedenle, AKP’nin 2015 seçimini kazanamaması için ne gerekiyorsa onu yapmak ve seçimi kazanmasına fırsat vermemek gerekir.