Türkiye önemli, ilginç ve son derece eşitlikten uzak bir seçim yaşıyor. AKP açısından adeta ölümüne bir yarış haline getirildi. Özellikle Erdoğan tarafından hiçbir kural, etik değer tanınmadı. İşgal ettiği makamı ve devletin tüm olanaklarını bütün uyarı ve eleştirilere rağmen, dokunulmazlık zırhına bürünerek AKP’nin hizmetine soktu. 

Seçimi önemli ve tarihi kılan 13 yıllık AKP iktidarını koruma ve sürdürme kaygısının ötesinde yine Erdoğan’ın topluma ve siyasal sisteme dayattığı başkanlık seçimi oldu. Bu siyasal öneri ve modeli uygun zamanlarda ve zeminlerde getirip tartışmaya açsa olağan karşılanırdı ancak öyle yapmadı. AKP’nin yıprandığını, kendisinin cumhurbaşkanlığı koltuğundan uzun süre partinin iplerini elinde tutamayacağını gördü. AKP’nin erimesini ve dağılmasını önleme korkusu ve kaygısıyla makamının imkanlarını da kullanarak başkanlık sistemini seçim meydanlarına taşıdı ve halka dayattı.

Başkanlık sistemi açık ki, toplumda ve ilgili çevrelerde doğru dürüst tartışılmış değil. İçeriği nasıl olacak, Türkiye koşullarında nasıl düzenlenecek kimsenin kaydedeğer bir görüşü yok. Nitekim AKP’nin kendisi de bunu anlamış ve benimsemiş değildir. Seçim meydanlarında Ahmet Davutoğlu olabildiğince bu konuya değinmiyor ve savunmuyor.

Erdoğan’ın çatışmacı, ötekileştirici ve gerginlik eksenli kampanyası ağırlıklı olarak HDP’yi hedefledi. Olumlayan tavrın oy getirmeyeceğini varsayarak barış sürecini bir kenara attı. Kürt sorunu yok, taraflar yok, şu yok bu yok deyip işi kendi cephesinden bitirdi. HDP ve PKK’nin, Kürtlerin ne dinsizliği, ateistliği ne de Zerdüştlüğü kaldı. Anayasaya ve İslam inancına da aykırı yalanlar, iftiralar ve saldırılarda sınır tanımadı. Tüm vatandaşlara ve partilere eşit mesafede olması gereken cumhurbaşkanlığını muhalefete, özellikle de HDP’ye karşı kullandı.

Erdoğan’ın yalan ve iftira dahil sınır tanımadığı saldırı kampanyaları istenen sonucu vermeyecek. Bu daha şimdiden yeterince anlaşıldı. Onun için başta Erdoğan ve Davutoğlu, piyon medyaları “Kürt kardeşlerine” seslenmeye başladılar. Kürtlerin örgütlü ve politize bir halk olduğunu az çok biliyorlar. Bir çoğundan zaten umudu kesmişler. Barış ve demokrasiyi kampanyalarının merkezine oturtacak kadar da demokrat değiller. Onun için Türk ırkçılığına ve milliyetçiliğine sarıldılar. Bu söylem ve zihniyetle milliyetçi çevrelerden oy devşireceklerini hesapladılar.

Sonuçta görüldü ki, Kürt halkının desteği ve oyları olmadan Türkiye’de kimse iktidar olamaz. Bu defa yine Kürtlere yönlerini dönerek barış sürecine sahip çıkmaya başladıklarını bağırmaya başladılar. Sürecin sahibi biziz, biz başlattık diyorlar. Öyleyse neden İmralı‘yla görüşmeler kesildi. Normal ziyarete bile İmralı kapatıldı. Güya PKK ve Öcalan’a rağmen süreci kendileri sahiplenip götürüyorlarmış. Öyleyse güzel. Bu kadar meraklısı olduğunuz ve sahiplendiğiniz Türkiye’nin en önemli ve tarihi sorununu seçim meydanlarında ne kadar dile getiridiniz? ‘Taksim kiblemizdir’ sakızını ağızlarında çiğnediklerinin çeyreği kadar bile Kürt sorununu meydanlarda sahiplenip dillendirmediler.

Dini, halkın değer yargılarını, bu toplumda etkileyici ne varsa hepsini iktidarlarının ve politikalarının hizmetine soktular. Tam bir tüccar mantığı sergilediler. Pragmatizmde sınır tanımadılar. Her yol mubahtırı su katılmamış bir şekilde uyguladılar. Komşularına silah aktararak kanlı boğazlaşmalarda taraf oldular. Suçüstü yakalandıklarında da iktidarın ve medyalarının gücünü kullanarak basını suçlamaya ve itiraz edenleri hapislere atmaya başladılar. Savaş ve kan dökme dahil hiç bir melanetten geri durmadılar. İktidar hırsı gözlerini karartmış durumda.

Kürtlere yakıştırdıkları ise Kobanê’de görüldüğü gibi “Kobanê düştü, düşecek” sevinciydi. Kürtlere karşı IŞİD çetelerini desteklediler. O kadar silah ve cephanenin IŞİD’e gittiği gün geçtikce daha iyi anlaşılıyor. Davutoğlu, Türkiye’nin sınırları içinde savaş ve ölümlerin olmamasını bir başarı öyküsü olarak nitelemişti. Türkiye’nin çevresi ateş içindeydi. İmralı ve PKK’nin ciddi ve sorumlu yaklaşımları sayesinde Türkiye’de ateşkes aksamadı, Kürt tarafı fırsatçılık yapmadı. Ancak ayni şey AKP iktidarı için söylenemez. Bugün asker cenazeleri gelmiyor, ancak Kürdistan’a, Kürt ailelerine habire cenazeler geliyor. Bu nasıl bir kardeşlik ise Türk hükümeti, cumhurbaşkanı ve AKP bundan hiç rahatsız olmuyor ve buna bir defa bile değinip üzüntülerini belirtmiş değiller.

Anlattıklarımız politikayla ilgili olan Kürdistanlı çevreler tarafından bilinmiyor değil. Bir daha değinip hatırlatmamızın nedeni seçimin bu son gününde de olsa herkesin daha bir sarsılması ve harekete geçmesini hatırlatmak içindir. Özellikle Diyarbakır, Urfa, Wan, Antep ve ülkenin diğer bölgelerinin Türk ırkçılığını ve sömürgeciliğini temsil eden AKP gibi güçlere karşı demokrasi barajını kurarak onların önlerine diktikleri barajlarını yerle bir etme şansı ve fırsatı doğmuştur.

Türkiye’deki tüm demokrasi güçleri gerçek bir seçim finaline yakışır bir çoşku ve moralle hareket etmelidirler. Devrim ve demokrasi mücadelesi zevkli bir çalışmadır, ruh ve heyecan gerektirir. AKP’ye çöreklenmiş kontralaşmış ve koruculaşmış bazı uşak ruhlu Kürt adaylarına da en güzel cevabın yine direniş ve mücadeleyle verileceği günlerden geçmekteyiz.