
Mevcut hükümet nasıl ki, savaş, ırkçılık ve anti-demokratik bir anlayışla kurulduysa o temelde yoluna devam etmektedir. Yasama, yürütme, yargı, basın vb tüm güçler hem fiili hem de resmi olarak Erdoğan’ın elinde toplandı. Bunun resmileşmesi görüldü ki, yetmiyor. Onun için krizin, korku ve savaşın süreklileşmesi ve derinleştirilmesi ihtiyacı var.
Güvenlik yasaları bir paket halinde tekme tokat meclisten geçirilmişti. Savaş başlatıldı. Darbe ve karşı darbeler, tertipler, OHAL ve KHK’lerin de yetmediği, hükümeti selamete kavuşturmadığı görüldü. Baskı ve zor aygıtlarını geliştirmekle toplumsal sorunlar çözülmüş olmuyor. Ancak sorunlar derinleştirilir ve ertelenmiş olurlar. Sistem tümden faşizan temelde yeniden düzenlendi ve tahkim edildi ama Türkiye’nin sorunları ortadan kalkmadı tersine daha da ağırlaştı.
Türkiye’de hukuk namına ortada bir kurum kalmadı. Tamamen hükümete bağlanmış, ona tetikçilik yapan bir enkaz orta yerde duruyor. Düşünün ki, daha önce anayasa mahkemesi bazı milletvekilleriyle ilgili kararlar almıştı, şimdi o kararlarına bile sahip çıkamıyor. Aynı durumda olan ve hapse atılan milletvekillerinin davalarına bakamaz kadar aciz durumda. Toplumun kaderi ve sistemin tümü tamamen Erdoğan’ın eline bırakılmış durumda.
Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşü yapıyor. O da başına saksı düşmüş gibi şaşkın. Bu ülkede adaletin kalmadığını kendi milletvekili hapse atılınca anladı. Demek ki, kafa geç çalışıyor. Halbuki aynı yasanın çıkması için kendisi oy vermişti. Aylardır ondan fazla HDP milletvekili tutuklu. Ama Kılıçdaroğlu bunu sorun olarak görmedi. Belki de yasa çıkarılırken kendilerine dokunulmayacak diye söz de verilmiş olabilir. Artık bunların da önemi kalmadı. Çünkü faşizm hiçbir söz ve ahlak kuralı tanımaz. Adalet namına ortada bir şey kalmayınca Kılıçdaroğlu en masumane, en pasif ve sıradan vatandaşların yapabileceği bir yürüyüş kararı aldı. AKP ve MHP bu en pasif demokratik bir itiraza dahi tahammül göstermiyorlar. Her gün karşı açıklamalar, provokasyon kokan girişimlerde bulunuyorlar.
AKP içinde kümelenmiş MİT ve psikolojik harp elemanları hemen Kılıçdaroğlu’nu PKK’li ve Fethullahçı ilan etmeye başladılar. Daha önce Rojava’ya CHP’lilerin getirdiği insani yardımı bile PKK’ye yardım, teröre destek diye sunup ortamı terörize ediyorlar. Hangi tıynete sahip olduklarını da böylece deşifre etmiş oldular. Demek ki, tüm Rojava halkını düşman ve terörist görüyorlar.
Suriye krizi ve savaş da belli bir aşamaya geldi. DAİŞ’in yenileceği, bu durumda bir geleceğinin olmayacağı anlaşıldı. Bunun için Suriye’ye giren, soruna bulaşan güçler pozisyonlarını belirlemeye, konumlarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu durumda en çok telaşlanan ve çırpınan güçlerin başında Türkiye görünüyor. Şimdiye kadar ki, karşıtlıkları, işgal ve girişimleri istediği sonucu vermedi. Ancak Kürt karşıtlığında bir durulma veya azalma olmadı. Zaten Türkiye’nin Suriye’deki önceliği hep Kürtlerdi. Türkiye’nin DAİŞ‘le bir sorunu yoktu. AKP ve Erdoğan DAİŞ’le aynı zihniyetteydi. DAİŞ’i Kürtlere karşı kullandılar. ABD ve Avrupa gibi DAİŞ’i bir tehlike olarak görmediler. DAİŞ dünyanın önceliği olunca Erdoğan onu kullanıp Suriye’ye orduyu soktu.
Türk ordusu şimdi Suriye’de Kürtlere karşı her türlü melaneti örgütlüyor. Yoksul, ezilmiş, tüm haklardan mahrum bırakılmış Kürtlerin herhangi bir kimliğe ve statüye sahi olmaması için kıyameti koparıyorlar. Her gün tehditler savuruyorlar. Bu aralar Şehba ve Efrin hedefleniyor. Rusya’nın basit pragmatizminden yararlanarak o bölgeleri istikrarsızlaştırmaya ve Kürtlerin masaya etkili oturmalarını engellemeye çalışıyorlar. Anlaşılıyor ki, Türk devleti Kürt bölgelerini tasfiye etmekten vazgeçmeyecek. Hem Kürt halkının hem de uluslararası güçlerin bunu iyi görmesi gerekiyor.
Bu durumda Kürtlerin seferberlik ruhuyla harekete geçmesi ve kazanımlarına sahip çıkması zorunlu. Büyük bedeller karşılığı yıllarca emek verilerek yaratılan değerlerin Türk faşizmi tarafından ayaklar altına alınmasına izin verilemez. Türk ordusu ve elindeki çeteler sürekli karşı girişimlerde bulunuyorlar. Hazırlıksız yakalanmamak için diplomatik alandan askeri alana kadar derli toplu harekete geçmek için zaman yitirilmemelidir.
Görüldüğü gibi AKP-MHP hükümetinin hem içeride hem de dışarıda savaşı derinleştirmesi ayakta kalmalarının da bir argümanı haline gelmiş durumda. Bu ırkçı blokun savaş dışında sarılacağı toplumsal bir projesi yoktur. Demokrasi ve barış için etkin bir mücadele gerekiyor. Tüm demokrasi güçlerinin örgütlü bir duruşa ihtiyaçları vardır.