Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kapsamlı bir yok etme harekatı yürüttüğü her şeyden önce de her gün gerçekleştirdiği siyasi soykırım operasyonlarıyla kesinleşmiştir. Bu bir irade kırma ve teslim alma harekatıdır. Dolayısıyla Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi haklı, zorunlu ve kutsal bir direniştir. Teslim olmak demek, Kürtlere 20.yüzyılda reva görülen kölelik ve yok edilmek politikasını kabul etmek anlamına gelir. Bugüne kadar süren direnişin gerekçesi bu politika olduğuna göre bu direniş de sürmeye devam edecektir.
Bu siyasi soykırım operasyonları ne 12 Mart döneminde, ne 12 Eylül’de ne de 1990’lı yıllarda görülmüştür. Bu saldırılar bir örgüte yönelik değildir; tamamen bilinçli ve örgütlü topluma yönelik bir saldırıdır. Sadece tüm bilinçli Kürtlere yönelik bir saldırı yoktur. Bu saldırılarını Kürtlerin dostlarına yönelik tutuklamalarla tamamlamak istiyorlar. Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, siyasi soykırım operasyonlarının amacını ve kapsamını ortaya koymaktadır. Tutuklamaların bu düzeye vardırılmasına vicdanlı her insan isyan etmektedir.
Bu tutuklamalar KCK gerekçesinin bir kılıf olduğunu bir daha gözler önüne sermiştir. Zaten tutuklananlar faaliyetleri göz önünde olan insanlardır. Belediye başkanları, belediye meclis üyeleri olan belediye başkan yardımcıları, Mustafa Avcı gibi milletvekili adayları, Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı gibi aydınlar nasıl KCK üyesiyse tutuklananların tümüne yakını da aynı düzeyde KCK üyesidir.
Faşist iktidarlar nasıl ki tüm muhaliflerini susturur, hiçbir örgütlenme ve eylem yapmasına izin vermezse bu tutuklamalar da aynı amaçla yapılmaktadır. Kürtler üzerinde tam bir faşist terör uygulanmaktadır. Bunu başka türlü izah etmek mümkün değildir. Bu tutuklamaların hukuki gerekçesi olduğuna inanmak da bu faşizme destek olmak ya da onun yedeğine düşmektir.
Demokratik bilince ulaşan insanlar ne yaparlar? Eğer demokratik gelişme örgütlenmeyle oluyorsa örgütlenirler, örgütlü davranırlar. Hele Kürtler gibi özgür ve demokratik yaşama sahip olmayan bir halk bilinçliyse yapacağı ilk şey, örgütle davranma olacaktır. Nitekim 1990’lı yıllardaki serhıldanlar içinde demokratik bilinç kazanan ve demokratik devrim yapan Kürtler de her alanda örgütlenmiştir. Siyasi alandan kültür alanına kadar örgütlenme içine girmişlerdir. HEP ve DEP bu demokratik devrim süreci sonucu ortaya çıkmışlardır. MKM ve Kürt Enstitüsü bu dönemde kurulmuştur.
Kürt demokratik hareketleri ve partiler Türkiye’deki gibi değildir. AKP ve CHP seçimden seçime çalışan partilerdir. Onların üyeleri bir örgütlenme gücü değildir; sadece aidatını verendir. Kapatılan Kürt demokratik partilerinin üye ve sempatizanları ise Kürt halkının özgürlük ve demokrasisi için demokratik mücadeleyi sürekli yürüten insanlardır. Gerçek demokratik örgütlenme ve gerçek demokrasi mücadelesi de budur. Aslında tüm demokratik güçler ve partiler böyle bir toplumsal tabana sahip olmak isterler. Çünkü böyle bir toplumsal taban güçlü bir demokrasi dinamiğidir.
Şimdi Türk devleti böyle bir bilinci ve demokrasi mücadelesi veren toplumu cezalandırıyor. Bilinçli olmak, demokrasi ve Özgürlük Mücadelesi için örgütlenmek ve demokratik mücadele vermek suç görülüyor. Tutuklamaların nedeni budur. Bunun da demokratik bilinç, demokratik örgütlenme ve demokratik eyleme saldırı olduğu açıktır. Bunun adı faşizmdir.  Faşizm nasıl ki demokratik bilinç, demokratik örgütlenme ve demokratik eyleme tahammül edemezse AKP hükümeti de tahammül edemiyor. Kürtleri bilinçsiz, örgütsüz ve eylemsiz kılmaya çalışıyor. Özcesi demokrasi düşmanlığı yapıyor. Kürtlerin yüz yıla yakın inkarcı sömürgeciliğe karşı mücadele içinde kazandığı bilinç ve özgür yaşam isteğini kırmaya çalışıyor. Bu siyasi soykırım saldırılarının özü budur.
Kürtler Özgürlük Mücadelesi içinde bilinçlenmişler. Türk devletinin Kürtleri kültürel soykırıma uğratarak Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirdiğini görüyorlar. Bu nedenle gerektiğinde demokratik mücadele için sokağa dökülüyorlar. Toplum bilinçli ve duyarlı olduğu için herhangi bir çağrıya cevap veriyor. Aslında doğal bir örgütlenme var. Örgütlenme ve eylem yaratan bir toplum var. Bilinçli ve haklarını arayan toplumu KCK olarak tanımlıyorlar. Nitekim Mehmet Ali Birand bile halkın duyarlı ve örgütlü hareket etmesini KCK olarak tanımlamıştır. AKP işte bu demokratik toplum gerçeğine saldırıyor. Kürt halkının bu özellikleri bırakalım suç olması demokratlar ve demokrasiden yana olanlar için övülmesi ve taktir edilmesi gereken bir durumdur.
AKP’nin demokratik zihniyete, demokratik kültüre, demokratik örgütlenme ve demokratik eyleme bu kadar rahat saldırmasının iki nedeni var. Birincisi, dış güçlerin bu saldırılara destek vermesidir. Avrupa Birliği bazı eleştiriler yapsa da bunlar AKP’yi durduran değil, aksine cesaretlendiren bir düzeydedir. AKP tepkileri yetersiz gördükçe daha da saldırgan olmaktadır. İkincisi ise kendine liberal demokrat diyenlerin AKP’ye destekçi olmalarıdır. Artısı eksilerinden fazladır diyerek AKP’yi bu saldırılarda cesaretlendirmektedirler. Hatta AKP’nin bu faşist karakterini hoş görmekte ve örtmektedirler.
Kürtlere karşı yürütülen saldırıların esas sorumlusu bir yönüyle de bu kendini liberal demokrat olarak tanımlayanlardır. Bunlar bazı eleştiriler geliştirse de esas olarak bu faşist saldırıları anlayışla karşıladıkları için AKP pervasızca saldırılarını sürdürmektedir. Bu kadar tutuklamaya karşı kıyamet koparmayan ve AKP’ye tutum almayanların vicdanları da kirlenmektedir. Bu siyasi soykırım operasyonuna karşı çıkmayanlara ve bunlara karşı mücadele etmeyenlere ne liberal denir ne demokrat denir. Bu kadar tutuklamanın olduğu, belediye başkanının ve demokratik siyasetçinin bırakılmadığı bir yerde faşizm vardır. Buna faşizm diyemeyenlerin de vicdanlarından ve demokratlıklarından şüphe edilir. Eğer kendini liberal ve demokrat görenler desteklemez ve cesaret vermezse AKP bu saldırıları yapamaz. Yapsa da teşhir olur ve altında kalır.
Bu açıdan AKP’nin hem siyasi soykırım saldırılarını hem de gerilla cesetlerine karşı insanlık dışı tutumlarını irdeleyerek bu kesimlerin tutumunu değerlendirmek gerekir. AKP’nin Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar etmesinde de bunların yaklaşımı etkili olmaktadır. Geçmişi eleştirmek yetmez. Çünkü eski iktidarları ve uygulamalarını Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesiyle boşa çıkarmış ve teşhir etmiştir. Bu nedenle bugün gerekli olan adil ve kalıcı çözüm konusunda tutum koymaktır. Yoksa devletin siyasi egemenlik ve kültürel soykırım amacını yeni koşullarda sürdürmesine olumlu yaklaşmak bir marifet değildir. Devletin kültürel soykırımın sürmesine engel olmayan bazı yumuşamalar yapması bir çözüm değil, çözümsüzlüğün yeni biçimidir. Kendine liberal demokrat diyenler bilerek ya da anlamayarak AKP’nin çözümsüzlüğün yeni biçimi olan bu politikalarını bir çözümmüş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu ne liberalliğe ne demokratlığa sığar.
Nuray Mert zaman zaman bu konularda yazarak vicdanlı olanları uyarıyor. Psikolojik savaş saldırısı altında vicdanının kirlenmesine izin vermiyor. Kuşkusuz bu tutumu AKP iktidarı altında göstermek kolay değildir. Ama demokrat kalınacaksa, insan olunacaksa bu tutumun bedeli ne olursa olsun gösterilmesi gerekir.
Kürt sorununu çözme yerine, siyasi soykırım ve askeri operasyonlarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek isteyen AKP hükümetine karşı çıkanlar aforoz edilmektedir. Nitekim Nuray Mert’e nasıl saldırdıklarını biliyoruz. Başbakan işaret edince AKP yardakçıları da Nuray Mert’e saldırıya geçmiştir. Bilinçli olarak da bazı kadın yazarları Nuray Mert’in üzerine sürmüşlerdir.
Geçmişte aydın ve yazarlar siyasi ve askeri saldırılarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek isteyen hükümetlere karşı çıkmadıkları için Kürt sorunu çözümsüz kaldı. Aynı tutum devam ediyor. Şimdi de eski devlet politikasını rötuşlarla kendine müktesep yapan AKP’nin çözümsüzlüğüne sessiz kalıyorlar. Kendine liberal demokrat diyenlerin şu andaki konumu budur. Tarihe böyle geçeceklerdir.