AKP hükümeti savaşı ve baskıları giderek daha kapsamlı, örgütlü ve derinliğine yaymaya çalışıyor. Kürt halkının onlarca yıldır büyük bedeller karşılığında ortaya çıkardığı bütün örgütlü yapısı ve kazanımlarını hedeflenmiş durumda. Bu plan ve projesini hükümet hayata geçirirken, kendisine yönelen bütün itiraz ve eleştirileri de bertaraf etmeye çalışmaktadır.
AKP, üçüncü dönem seçimi kazanıp hükümet olduktan sonra bütün devlet kurumlarını ele geçirmiş, basın-yayın ayağını güçlendirmiş, önünde durabilecek ciddi bir güç kalmamıştır. Türkiye ve Kürdistan’da devrimci bir direnişten süzülüp gelen diri ve örgütlü güç olarak Kürt hareketi kalmıştır. Kürt Hareketi de tarihsel sorumluluğu gereği yıllarca barış arayışlarını sürdürmüş; ateşkesler ilan etmiş, süreci yumuşatmaya, bu anlamda AKP’nin işini kolaylaştırmaya ortam hazırlamıştı. AKP, bu olumlu ortamı ve toplumsal beklentileri dikkate alarak reformları ve çözümü güçlendirici adımlar atmak yerine, askeri, siyasi operasyonları ve baskıları arttırdı.
Seçimlerin üzerinden beş ay geçti. Bu süre içerisinde o iyimser ortam yerini karamsarlığa ve şiddete bıraktı. Türkiye tamamen bir şiddet ve baskı girdabına girdi. Daha önce hiçbir hükümetin yapamadığı üç ayı aşkın bir süredir avukatlarını sayın Öcalan ile görüştürmemektedir. Bunun herhangi bir yasal, hukuki dayanağı yoktur. Hükümetin tamamen siyasi tercihleri ve keyfiyetinden kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde KCK adı altında yürütülen Kürt siyasal yapılanmalarını legal alanda tasfiye etme planını başbakan Erdoğan açıktan üstlenmiştir. Daha önce tutuklu milletvekilleri ve KCK tutuklamalarıyla ilgili gelen eleştirileri güvenlik kuvvetleri, savcı ve mahkemelerin karar verdiğini, kendilerinin dışında olduğunu söylüyordu. Ama bugün basını da, eleştiri getiren aydınları da uyarıp hizaya getirmek için herkes KCK tutuklamaları konusunda “kendini gözden geçirsin” diye uyarmıştır.
Aynı paralelde Gülen cemaati de karalama ve psikolojik savaş propagandalarını başbakan Erdoğan gibi yayarak açıktan savaş ilan etti. Hüseyin Gülerce, 27 Temmuz tarihli yazısında bütün güç ve yetkilerin hükümetin elinde toplandığını ve bundan sonra PKK’nin belinin kırılacağını belirtti. Yakın zamanda da H.Gülerce Türkiye’deki aydın, liberalleri de hedefleyerek yol ayrımına geldiklerini, KCK tutuklama ve operasyonlarını eleştirmemelerini, olan-bitenleri onaylamalarını istedi. Ayrıca Fethullahçı ve yandaş basını, bütün yazar-çizer takımı BDP, PKK ve diğer Kürt kurumlarının ne kadar kötü, gereksiz ve ortadan kaldırılmaları gerektiğini bolca anlatıp yazıyorlar. PKK’nin kötülüğünü yıllardır anlata anlata bitiremediler.
Türkiye’yi dokuz yıldır yöneten ve sorunlarından sorumlu olan hükümeti ve siyasete boğazına kadar batmış Fethullahçı hareketi eleştirmeyi, eksikliklerini dile getirmeyi düşünmüyorlar. Allah ne eylerse güzel eyler misali hükümeti ve Fethullahçı hareketin emrinde biat etmiş, ön siperlerde Kürt hareketlerine ve kazanımlarına saldırıp durmaktadırlar. Duruma bakılırsa hükümet hidayete ermiş; Kürtlere bütün haklarını vermiş, PKK ise bir kötülük kaynağı olarak ortaya çıkmış ve Kürtlere zarar vermekle meşgul. Sanki Kürtler otuz yıl direnmediler. Hapishanelerde işkence görmediler. Partileri kapatılmadı. Yüzde on baraj oyunlarıyla karşılaşmadılar. Okullarda anadiliyle eğitimleri engellenmedi. Yani AKP Kıbrıs’taki Türkler, Filistinliler için istenen ve verilen hakları Kürtlere vermişti. PKK ise Kürtlere zarar vermek için bütün bunları engellemeye çalışıyor.
Fethullah Gülen üniversitelerde, öğrenci yurtlarında, dersanelerde, polis teşkilatında, Milli Eğitim bakanlığında, ekonomik alanda velhasıl hayatın bütün alanlarında istediği gibi kendini örgütleyebiliyor. AKP de, aynı şekilde devletin içinde ve dışında istediği gibi kendini örgütleme hakkına sahiptir. Ancak bu nasıl kardeşlik ve demokrasi ise, Kürtler kendini örgütlemeye ve hak talebinde bulunmaya başladığında bu suç oluyor. Devlet içinde devlet kurmaya dönüşüyor ve bu memleketin polisi, savcı ve mahkemeleri üzerine salıniyor.
Burada yeni olan nedir? diye sormak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti yasa ve anayasaları Kürt varlığına kapalı. Kürtlük ve hakları adına ortaya çıkan herkes suçlandı. Bölücü ilan edildi. Ve değişik biçimlerde tasfiyeye maruz kaldı. Şimdi yapılanların daha kapsamlı ve daha organizeli bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Kemalistler, ergenekoncular, Tansu Çiller, Demireller, Kürtleri, hareketlerini ve direnişlerini ayrılıkçılık, bölücülük ve terörizmle tanımladılar. Psikolojik savaş eşliğinde Kürtleri öldürerek, tutuklayarak teslim almaya, örgütlü yapılarını dağıtmaya çalıştılar. Şimdi de AKP, Fethullahçılar ve yandaşları aynı kavramları Kürt hareketleri için dolaşımda tutuyorlar. Tutuklamaları, baskıları ve kimyasal silah kullanmayı dahi eleştiriden muaf tutarak saldırılar olağanlaştırılıyor.
Malatya’ya kaldırılan otuzdan fazla gerilla cesedi yanmış, tanınmaz hale gelmiş, kimyasal silah dahil savaşlarda yasaklanan silahlar kullanılmıştır. Türk basını bunları gündemleştirip en azından savaş kurallarına uyulması gerektiğini işleyebilir. Hükümeti hukuk içinde tutma yönünde eleştirebilirdi. Ancak bunu yapmak yerine, KCK adına seçilmiş belediye başkanları, parti yöneticileri ve aydınların hapse atılmasına itiraz edenleri hedeflemektedirler. Onları da susturmaya çalışmaktadırlar.
Taha Akyol’undan Fethullahçı kesime kadar birçok çevre KCK’nin, BDP dahil belediye başkanları, legal alan üzerine baskı yaptıklarını, görevlendirilmiş bazı işçilerin ve çalışanların belediye başkanlarını yönettiğini, sorguladığını, bu operasyonlarla otoriter bir yapılanmanın hedef alındığını anlatmaya ve böyle bir toplumsal algı yaratmaya çalıştılar. İlginç olan ise belediye başkanlarını bu ceberutlardan kurtaracağız diye propaganda yaparken, belediye başkanlarının kendilerini hapse attılar. Osman Baydemir bile KCK üyeliğinden olmasa da 28 yıl hapis cezasıyla yargılanmaktadır. Taha Akyol’un söylemine bakılırsa, baskı kuranların içeri atılması, belediye başkanlarının, il ve ilçe yönetimlerinin, seçilmişlerin de dışarıda görev yapması gerekiyordu. Ama en çok topluma önderlik edebilen, siyaset yapabilen seçilmiş belediye başkanları, parti yöneticileri hedeflenip hapse atılıyor. Burada özel savaş propagandaları eşliğinde bilerek aklı ve vicdanı bir tarafa bırakarak binlerce aydının, politikacının özgürlüklerinin elinden alınması, ailelerin mağduriyeti pahasına Kürtlerin örgütlü yapısı dağılmaya çalışılmaktadır.
Bütün bu oyun, karalama ve şiddet aygıtlarının devreye sokulması karşısında Kürtler ne yapmalıdır? Öncelikle bütün Kürt hareketlerinin bu tarihsel dönemeçte ulusal birlik için daha çok çalışmaları, daha çok kenetlenmeleri gerekmektedir. İkinci olarak da, tutuklanan ve çalışamaz hale getirilenlerin yerinin hızlı ve bilinçli bir şekilde doldurulması gerekmektedir. Bu ırkçı ve saldırgan güçlere karşı saflarda açılan gedikler hızla kapatılmalıdır. Gerilla dahil, örgütlü bütün güçlerin dönemin özelliklerini dikkate alarak daha bilinçli ve planlı hareket etmesi gerekir.