Suriye ve Batı Kürdistan’daki gelişmeler, AKP’nin Kürt politikasını ulusal, bölgesel ve uluslar arası alanda daha da tartıştıracak yönde gerçekleşiyor. Kürtlerin rejim değişimini beklemeden öz yönetimlerini oluşturmaya başlamaları, geriye dönüşü olmayan bir statü değişimini yarattı. Kürdistan’ın bir parçasında daha, baskı ve asimilasyon politikası son buluyor. Bundan Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır.
R. T. Erdoğan’ın “Kürt meselesi yoktur“ söylemine rağmen, iç ve dış politikayı belirleyen ana konunun Kürt sorunu olduğu açık. Kürtlerin içerdeki mücadeleleri bu realitenin bir yüzünü, bölgedeki gelişmeler bir diğer yüzünü oluşturuyor. AKP ise buna ters orantılı olan bir Kürt politikasında ısrarlı görünmektedir. “Güvenlik ve terörle mücadele“ adıyla PKK’nin askeri gücünü kırmak ve Kürtleri devletin “kültürel açılımlarını“ kabule zorlamak, AKP’nin Kürt politikasının ana eksenini oluşturuyor. Kürt tarafı açısından bunun bir tasfiye politikası olduğu açık. Kürt dili yönündeki adımlar, Kürtlerin en azından bir kesimini bu politikaya kazanma amacını güdüyor.
Kürdistan diğer parçalarına ve komşu devletlerin iç politikalarına müdahale, eskiden Kürtler karşı yürütülen bölgesel ittifak politikalarının artık olanaksızlaşmasından kaynaklanıyor. Örneğin; Irak’ta devletin yeniden yapılandırılması ve Kürtlerin öz yönetimlerini oluşturması sonucu, bu cephede, artık bir anti-Kürt müteffik bulmak zorlaşmıştır. Bu nedenle, Türkiye Güney Kürdistan ve Irak hükümetleri üzerinde politik ve ekonomik araçlarla etkinlik sağlamaya çalışmaktadır.
Batı Kürdistan için ise bu günlerde askeri müdahale, daha doğrusu işgal, tehdidinde bulunulmaktadır. Beşar Esad rejimi artık Kürtlere karşı ortak politikaları yürütecek gücünü kaybetmiştir ve geleceği tartışmalıdır. Böyle olunca da, Türkiye, sınır ötesi müdaheleyi tek çare olarak görmektedir. Görünen o ki, bölgesel anti-Kürt ittifakı Batı Kürdistan’da çok aktörden bir aktöre düşmüştür. Bu da, AKP döneminde Türkiye’nin bölgede yürüttüğü yeni Kürt politikasıdır. Başka bir deyişle, Türkiye komşu devletlerdeki diktatoryal rejimlerin çökmesiyle müttefiklerini kaybediyor.
Komşu devlet müttefik olma gücünü kaybetmiş ise, Türkiye, sınır ötesi müdahale rolünü tek başına üstlenmektedir. Kuşkusuz, bu tür tek yanlı çıkışlar sonuçsuz kalmakta ve Türkiye komşu ülkenin Kürdistanı’nı sonuçta de facto kabul etmektedir. Diğer yandan, Kürdistan ve Kürt bayrağı üzerinde sansür politikaları devam etmektedir. Dünya siyasetine ve siyasi-coğrafyasına “Kuzey Irak“ veya “Kuzey Suriye“ gibi kavramlar “kazandırılmaktan“ da vazgeçilmemektir. Eğer önümüzdeki yıllarda Kürdistan futbol takımı uluslar arası yarışmalara katılırsa, Türkiye’de bunun haber boyutunun bile sansürlü olacağına kesin gözüyle bakılabilir.
AKP Hükümeti; Kürt politikasını yeni baştan gözden geçirmek ve Kürt tarafı ile bir masada sorunu çözmek yönünde bir değişimden yana görünmemektedir. Oysa AKP yönetimi ve danışmanları, Kürt sorunu konusundaki bazı önemli tarihi gerçekleri ve günümüzdeki gelişmeleri görmek ve sonuçlar çıkarmak durumundadır. Burada kısaca bazı noktalara değinmek mümkün:
- Kürt sorunu bir halkın kimlik ve öz yönetim sorunudur. Bu nedenle çözüm ancak, Kürtlerin federasyon ya da (demokratik) özerklik statüsü sağlamalarıyla mümkündür. Irak’ta gerçekleşen budur. Suriye’deki Kürtlerin statüsü de ancak böylesine bir siyasi ve idari yapılanmayla çözülür.
- PKK’yi askeri olarak, hem de “Sri Lanka modeli“ biçiminde, yenmek ve bununla ihtilafı çözmek kesinlikle mümkün değildir. Böylesine bir yaklaşım, Kürt sorununu çözeceği yerde, bir yüzyıl daha uzatır. Buna örnek olarak, bugün “Kürdistan Federe Bölgesi“ ve o’nun yönetimi içinde yer alan iki büyük parti KDP ve KYB’ni göstermek mümkün. Etnik kimlik mücadelesi, özgürlük ve öz yönetim sağlanmadığı sürece devam eder. Dünün “teröristleri“, gün gelir ihtilaf çözülür ve devlet yöneticisi olurlar. Irak ve Güney Kürdistan’da olan da budur.  Buna bir uluslar arası örnek olarak Nelson Mendola’yı görmek gerekiyor. Bir halkın siyasi önderi, sorunun çözümünde sonra artık seçilmiş yöneticisi olur. Türkiye’nin “kurucusu“ Mustafa Kemal’in siyasi biyografisinde de bu gerçek yatmıyor mu?
- Türkiye’nin Kürt ve Kürdistan sorununu bir tarihi “hakikat“ olarak algılamak ve buna göre yeni bir (resmi) Kürt politikası belirlemek gerekiyor. Başka bir deyişle; Kürtleri ve Kürdistanı dört parçaya ayıran politika, bundan yaklaşık yüzyıl önce “mütfefik devletler“ ve Türkiye arasındaki mutabakata dayanıyor. Bu nedenle Türkiye, sözkonusu tarihi yanlışı ve sorumluluğu masaya yatırmak ve yüzleşmek zorundadır. Kürtleri ve Kürdistanı inkar politikaları tümüyle son bulmalı ki, hem çözümün yolu açılsın, hem de birarada ve eşit yaşamak olanaklı olsun.
- Kürtler ve Kürdistan, o dönemin süper güçleri olan Büyük Britanya ve Fransa’nın çıkarları ve istemleri temel alınarak dört parçaya bölünmüştür. Bu haksızlığın taraftarları, günümüz dünya ve bölge politikasını belirleyen devletler arasında yok denecek kadar azalmıştır. Türkiye’nin uluslar arası alanda, kendi iç ve bölgesel Kürt politikasını kabul ettirdiği dönem sona yaklaşmış bulunuyor. Irak ve Suriye’yi buna örnek göstermek mümkün. Hangi devlet artık, bu iki ülkede Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesine karşı çıkıyor? Sonuçta, Kuzey Kürdistan Kürtleri için de bu gerçek er ya da geç dile getirilecektir.
- Türkiye’nin demokratikleşmesi ve AB’ye uyum sağlaması, Kürt sorununda dolayı gecikmekte, hatta giderek olanaksızlaşmaktadır. Politik sistem, bütün yasal ve anayasal düzenlemelere rağmen yapısal sorunlarını korumakta ve uluslar arası çağdaş standardların gerisinde kalmaktadır. Örneğin Türkiye, dünyanın en ileri 20 ekonomisi arasında yer almasına rağmen, insan hakları ve özgürlükleri ihlalinde en üst sıralarda yer almaktadır. Bunun temel kaynağı ve nedeni, ülkenin Kürt sorunu ve buna bağlı yürütülen baskı politikalarıdır.
- Kürtler arası ilişkiler ve diyalog, günümüzde, dayanışma ve ortak çıkarları savunma esaslarına dayanmaktadır. Batı Kürdistan Kürtleri bunun bir yeni örneğini oluşturuyor. AKP Hükümeti’in böl ve yönet politikalarında ısrarı, artık sonuç vermeyen bir siyaset tarzıdır. Bütün parçalardaki Kürtler birbiriyle dayanışma ve yakınlaşma politikalarını esas alıyor ve buna göre yaşadıkları devletlerin politikalarına karşı tavır sergiliyor. Mesud Barzani’nin ve PKK yönetiminin “Suriye Kürtlerinin“ kaderi ve geleceği için söyledikleri açıklamaları doğru okumak gerekiyor.
AKP’nin Kürt politikasını gözden geçirmesi ve değiştirmesi ne kadar gerçekçidir, o da bir başka tartışma konusudur. Milliyetçi ve ümmetçi bir ideolojiyle yoğrulmuş politikacıların, dünya görüşlerindeki değişim olanaksız olmamakla beraber, ne kadar Kürtleri tatmin edecek değişimlere hazır oldukları 10 yıllık AKP iktidarı döneminde görüldü. Başka bir politikayı dayatacak iç ve dış faktörler olmadığı sürece, Kürt sorununda bir yandan askeri çözüm ve çatışmada ısrar, diğer yandan devlet eliyle bir “vatandaşlara Kürtçe öğretme“ politikası resmi Kürt politikasının ana eksenlerini oluşturacağa benzer.