
Tarih, 23 Ekim 2011... Van’da gerçekleşen 7.2 şiddetindeki deprem, 25 saniye sürdü ve gelmiş geçmiş en büyük depremlerinden biri olarak ülkenin tarihinde yerini aldı.
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Van depreminde, 188 kişinin sağ çıkarıldığını, yaralı sayısının 4 bin 152’ye ulaştığını ve ölü sayısının 601 kişi olduğunu açıkladı. Merkezi Van- Erciş olan bu deprem Urfa, Erzurum, Iğdır ve Güney Kürdistan’ın Duhok kentinde de hissedilmiş ve sonrasında sık sık artçı sarsıntılarla devam etmişti. Bölgede büyük bir göç yaşanmış ve kalanlar da çetin kışı, büyük zorluk ve kayıplarla geçirmişti.
Van’da yaşanan 7.2 ila 5.6’lık depremlerden sonra aylarca barınma sorunu yaşayan depremzedeler, çetin kış şartlarını yazlık çadırlarda ve konteynerlarda kalmıştı. Şimdilerde ise sıcak havalar farklı sorunları ortaya çıkarıyor. Psikolojik ve ekonomik sıkıntıların yanı sıra depremzedeler, aşırı ısınan konteynerlar ve son zamanlarda görülen bulaşıcı hastalıklar riski ile karşı karşıya da gelmiş durumda. Depremden sonra göç etmiş Van halkının yüzde 85’i geri dönüş yaptı. Ancak, yaşadıkları sıkıntılar devam ediyor.
Dayanışma ve ırkçı söylemler
Van depremi sırasında dayanışma ve yardımlaşma duygularına karşın, ırkçıların nefreti ve ötekileştirme yönündeki söylemleri de ortaya çıktı.
Hepimiz bu ırkçılığa tanık olmuştuk… Öyle ki, ülkenin TV kanallarında, güya sosyal içerikli program yapan Müge Anlı’nın şu ırkçı konuşması vardı: “Her fırsatta küçücük çocuklar tarafından taş attırılan polisler, olay yerine gelip ilk müdahale edenlerdi. Mehmetçik… Bizim Selcan’ın erkek kardeşi de Van’da askerlik yapıyor. Ona ve tüm askerlerimize hayırlı teskereler diliyoruz. Allah da askerimize, polisimize zeval vermesin. Onlara taş atanların da elleri kırılsın. Canımız istediğinde kuş avlar gibi taş atıyoruz. Dağlarda vuruyoruz. Sonra bir şey olunca da asker gelsin, polis gelsin diyoruz. Dengeleri kuralım. Zor günlerde canım cicim. Kuş avlar gibi avlamayalım bunları. O kadar kolay değil. Herkes haddini bilecek…”
Habertürk spikeri olan Duygu Canbaş’ın “Tüm Türkiye, her ne kadar doğusunda, Van’dan da gelmiş olsa bu haber, hepimizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü” diyordu. İşte bölge halkı depremin acılarından da öte, böylesi ötekileştirici ve ırkçı yorumlara maruz kalmıştı. Batı illerinden gelen sözde yardım paketlerinden çıkan, taş, sopa gibi şeylerde de cabasıydı… Ancak son olarak AKP’nin ‘KCK operasyonu’ adı altında yürüttüğü siyasi soykırım operasyonları ile Van’da BDP’li belediye başkanlarına tutuklanması Kürtlere, yönelik nefretin de derin izlerini taşıyor.
Depremde ağır bir yıkımla karşı karşıya kalan Van halkının acısına seyirci kalan AKP, bütün imkansızlıklara rağmen daima halkının yanında olan Belediye Başkanı Bekir Kaya ve arkadaşlarını tutuklatarak adeta intikam almıştı. Bekir Kaya ve 9 arkadaşı, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Van’ı istiyorum” açıklamasıyla tutuklandı. Ancak Van halkı, hükümet tarafından gerçekleştirilen siyasi soykırım operasyonlarına direneceklerinin mesajını her yerde veriyor.
‘İrademize kelepçe takılıyor’
Deprem sonrası Valilik tarafından kurulan 32 konteyner kentin dışında 2 tanesi Güney Kürdistan Federe Bölgesi Başbakanı Neçîrvan Barzani tarafından gönderilmiş ve kurulmuştu. Bu kentlerde yaşayan depremzedeler verdikleri yaşam mücadelesine rağmen bu gözaltı ve tutukluluk sürecine tepki gösteriyor. Depremzedeler, bu uygulamların halkın iradesine aykırı olduklarını dile getiriyor. Gündüz saatlerinde konteyner kentte sadece kadın ve çocuklar bulunuyor. Sorunları doğru düzgün çözülmeyen depremzedeler, gazetecileri gördüklerinde yaşanan sorunlara çözüm bulunması ve hükümet tarafından iradelerine vurulan zincirleri anlatmaya başlıyorlar. Deprem sonrası belediye başkanları ve belediye yöneticilerinin dışında kimsenin konteyner kentlere uğramadıklarını, dertlerinin dinlenmediklerinin altını çiziyorlar. Her konteyner kentte yaklaşık 150 ila 300 arasında aile yaşıyor. Bunlar arasında Duhak Konteyner Kentte yaşayan 6 çocuklu K.Ç. ismindeki anne yaşadıklarını ve süreci şöyle anlatıyor;
“Deprem gündüz gerçekleştiğinden eşim çalışıyordu ve ben de çocuklarımla birlikte evin dışındaydık. Bu yüzden ailemden enkaz altında kalan kimse olmadı. Afet evimizi yerle bir etmişti ve karın tokluğuna çalışan eşim ve çocuklarımla herkes gibi biz de dışarıda kaldık. Ama herkes gibi şehirden göçemedik. Şehri terk edecek kadar paramız yoktu ve brandadan oluşan bir çadırda, hastalanmaya yüz tutmuş çocuklarımla perişan bir şekilde kışın 3 ayını geçirmeye çalıştık. Olmuyordu, kıştı ve 6 çocuğa bakmak çok zordu. Eşimle birlikte başvurduğumuz bütün Valilik himayesindeki kurumlarından hep olumsuz bir şekilde geri çevrildik. Hatta yine eşimle başvurduğumuz bir kurumda doğum yerim Yüksekova olduğu için görevli “Sen buralı değilsin ve sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız”demişti. Dünyam yıkılmıştı. Çocuklarım kışa bu çadırın altında dayanamaz diyerek eşimle birlikte Belediye’ye başvurduk. Sağolsun Belediye Başkanımız bizim bu halimize acil bir şekilde çözüm buldu ve bizi bu konteyner kente yerleştirdi. Buraya bizden önce yerleşenler olduğu gibi bizden sonra da yerleştirilenlere şahit oldum. Hemen hemen diğer aileler de benim gibi diğer kurumlar tarafından maruz kaldığım vakalara benzer şeylerle karşılaşmıştı. Şimdi devletin bu yaptıklarına rağmen benim seçtiğim Belediye Başkanım tutuklu, bunu asla kabul etmeyeceğim, etmeyeceğiz.”
Başka bir konteyner kent olan Barzanî Kentte yaşayan bir anne de şöyle anlatıyor: “İsmim A.G. Dört tane çocuğum var. Depremden sonra çok perişan olduk. Yaşadıklarımı anlatmaya çalışınca da sanki aynı acıları tekrardan yaşıyor gibi oluyorum. İki tane çocuğum psikolojik tedavi görüyor. Gece sabahlara kadar başlarında beklediğim oluyor. Buraya Belediye tarafından yerleştirildik. Hatta bu kente ilk yerleştirilen aile bizdik. Hemen bitişiğimizdeki kent Valilik tarafından kurulmuştu ve hemen hemen bütünü doldurulmuştu. Yerleştiğimizin 2. günüydü ve evde akşam sıralarında içecek suyumuz kalmamıştı. Ben de yakınımızda olan bu Valiliğin kurduğu kenten bir eve elime aldığım boş su kutusuyla gittim. İçlerinden herhangi bir kapıyı çaldım ve bana kapıyı açan orta yaşlı kadın arkadaştan biraz içme suyu rica ettim. Gözlerimin içine bakarak bir müddet sessiz kalan kadın “Sana su mu yok. Git senin oy verdiğin belediyen sana su versin. Sen BDP’lisin git onlardan iste suyunu. Madem Kürtsün sana bir damla su vermem” gibi öfke ve nefret içerikli bir konuşmayla yüzüme kapısını kapadı. Bunu duyduktan sonra o kentte bulunan başka bir kapıyı çalmaya cesaret edemeyip yıkılmış bir şekilde konteynere geri döndüm. Anladım ki biz Kürt olduğumuz için depremzede de olsak faydasızdı. Yine ırkçılık olacak ve yine başkalaştırılacaktık. Bu şahit olduğum durum kendi içimde yaşadığım ikinci en büyük depremimdi. Asla unutamayacağım kötü bir günümdü. Şimdi kendi ötekileştirildiğimiz gibi bizim irademizle seçilen kararlarımızı zindana atıyorlar, tutukluyorlar. Bu nasıl bir adalettir, nasıl bir vicdandır?
‘Evi darmadağın etmişler’
58 yaşındaki H.C. ismindeki amca ise kendisi ve Van’daki diğer Kürt halkının AKP hükümeti tarafından yapılan baskınlarını şu şekilde dile getiriyor:
“9 tane çocuğum var. Bir tanesi hükümetin KCK adı altında yaptığı operasyonlarda gözaltına alındı ve 4 aydır tutuklu bulunuyor. Ben de Belediye’nin kurduğu bu konteyner kenttin vardiyalı çalışan bir sorumlusuyum. Evim ağır hasar görmediğinden aldığım rapor doğrultusunda çocuklarımla evde yaşamaya devam ediyoruz şimdilerde. En son yine bu konteyner kentte gece vardiyasında iken evime baskın yapılmış. Her yeri darmadağın etmişler ve tehditkar sözler edip “bu burada kalmaz” gibi söylemlerde bulunmuşlar. Eve vardığımda eşimin ve çocuklarımın telaşlı yüz ifadelerini görünce çok üzüldüm. Bununla yetinilmediği gibi hemen hemen 2 gece de bir yapılan devriyelerle konteyner kentler ve az hasarlı evlerde baskınlarını sürdürüyorlar. Bu durum psikolojimizin sarsılması için ve gözdağı vermek için yapılan uygulamalardır. Bunlar çocuklarımıza yansıdığı için çok üzülüyoruz. AKP hükümetinin Kürt halkı üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı kendi siyasetinin bir sonu olacaktır. Buna inanıyoruz.”
Depremin gölgesindeki çocuklar
En büyük mağdurları aslında çocuklar. Ziyaret ettiğim 7 farklı konteyner kentte hep aynı havanın solunduğuna şahit oldum. Çocukların yaşadığı travmayı görmek mümkündü. Hemen hemen her konteyner kentte Van Belediyesi tarafından açılan Çocuk Evleri bile yetersiz kalmış. Çocuk evlerinde sağlık memurları, eğitimciler, emekli devlet memurları ve gönüllü üniversite öğrencileri vardiyalı bir şekilde ders veriyorlar. Resim, fotoğraf, müzik gibi branşlarla depremzede çocukları bir nevi rehabilite etmeye çalışıyorlar. Ancak tüm bu projelere rağmen yine de yetersiz olduğunu düşünen, İstanbul’dan gönüllü ders vermek için gelen 51 yaşındaki diş doktoru Ç. M. gözlemlerini şöyle anlatıyor: “Yaklaşık 5 haftadır buradayım ve 10 kişilik gönüllü bir ekiple geldik. Burada Belediye’nin açtığı bu çocuk evlerinde depremzede çocukların yaralarını sarmak için bulunmaktayız. Buradaki çocuklara diş sağlığı ve bakımı hakkında verdiğim eğitimin yanı sıra, fotoğraf çekmeyi, resim çizmeyi de öğretiyorum. Çocuklarla uzun uzun muhabbet ediyor ve zaman zaman teker teker karşıma alarak iki arkadaş gibi muhabbet ediyoruz. Genel itibariyle depremde yaşadıkları travmanın izlerinin hala olduğunuz söyleyebilirim. Çocukların yaşları 5- 16 arasında değişiyor. Yaşadıkları doğal afet ve sonrasındaki göç durumları hepsinin gözlerinden okunuyor. Ders verdiğimiz sınıfta otururken masanın sallanmasıyla da tepki gösteren çocuklara bile denk geldim. Burada çok yetersiz bir sahayla destek çıkmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bu çocukları çok da rehabilite etmediği gibi bizi de zorlayabiliyor. Mesela, konteyner kentlerde çocuk parkları yok, bırakın çocuk parklarını yeşil alan bile yok. Kentin sokaklarının zemin katmanı hep çakıl taşlarla sağlanmış. Çocuklar taşlar içerisinde hareket ediyor ve taşlar üzerinde oynuyor. Çocukların yaşam alanının çok dikkate alınması fikrindeyim.”
Yine faklı bir konteyner kentte, belediyenin kent desteği için sağladığı gönüllü ekipten A. E ise şunları söylüyor: “Kent inşa edildiğinden bu yana burada görevli olarak çalışıyorum. 6 kişilik bir ekiple 24 saat boyunca hizmet vermeye çalışıyoruz. Ailelerin sorunlarını araştırıp çözmeye odaklandığımız bu çalışmalarımızda bir çocuğun gözyaşlarına şahit olunca ne kadar yetersiz oluğumuzu anlamıştım. Öğle sıralarıydı. Kentte nakil içme suyu taşıyan tankerin geldiğini görünce arkasından izlemeye koyuldum. Mahallenin bütün çocukları ellerine aldıkları boş pet şişe ve bidonlarla su alma kuyruğuna girdi. Derken bir köşede, bir konteyner evin gölgesinin altında duran bir grup çocuk dikkatimi çekti. Yaklaşık 5 kişiydiler ve yaşları 10 ila 14 yaşlarındaki kız çocuklarıydılar. Etrafına toplandıkları bir bisikletin üzerinden kendi aralarında tartışıyorlardı. Çok fazla zaman geçmeden birinin ağlaya ağlaya bir konteynere doğru kaçıp içeriye kendisini kapattığını gördüm. Yüreğim burkulmuştu. Derhal peşinden gidip, durumu anlamak için küçük kızla konuşmaya çalıştım. Tahmin ettiğim gibi döktüğü gözyaşlarının sebebi bisikletti. Oyun arkadaşlarından birisine ait olan o bisiklete binmek istemiş ancak izin verilmemişti. Çocukluk işte! Bu güzel kızımız da bu yüzden üzülüp, ağlamıştı. Akşam vardiya teslimi sırasında iş arkadaşlarımı bu durumu anlattım. Ertesi günde kendi aramızda topladığımız parayla gidip bu kızımız için bir bisiklet alıp onun evinin yolunu tuttum. Kapısında bıraktığım bisikletli içerde duran annesine anlattıktan sonra çocuğa da anlattım. Nasıl da bir adımda dışarıya fırladı. Bir kaç gün önce hüzünlendiği için akan gözyaşları bu sefer mutluluk için aktı. Açıkçası benim de bu duruma karşı gözlerim doldu. Duygulandım ve çocukların dünyasındaki mutlulukların ne kadar küçük şeylerle sağlanabileceğini anladım. Bir baba olmama rağmen bu küçük kızdan babalığın ne olduğunu ve çocuk olmanın ne kadar hassas olduğunu anladım. Hele ki bu afetin gölgesinde kalan çocukların bu gibi çabalarla kurtarılması ve daha duyarlı olunmasını çok istiyorum. Çünkü çok ihtiyaçlarının olduğunu iyi biliyorum.”
Devletin içyüzü ve TOKİ
Van halkının yaşadığı mağduriyetin bir diğer ismi de TOKİ’dir. TOKİ konutları konusu ele alındığında devlet politikalarının içyüzü açığa çıkıyor. Binlerce insanın barınacağı TOKİ konutları yapılmış ve depremden zarar görmemiştir. İnsanlar sıcağı sıcağına bu bloklara yerleştirilebilinir iken satılmak için yapılan bu konutlara depremzedeler sokulmamıştı. Yakın bir tarihte TOKİ başvurularında bulunanların depremden dolayı yıkılan evlerinin tapularına el koydukları gibi 2-3 yıl kadar süren taksitlerle TOKİ konutlarından evler satılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin başka bir yerinde böyle bir deprem olsaydı, o konutlar hemen barınmaya açıldığı gibi, sahip olmak isteyenler için de şartlar zorlaştırılmaz aksine çok hafifletilirdi. Ülke tarihinin afet dolayısıyla yaşadığı en büyük göçü Van görmüştü. Havaların ısınmasıyla geri dönüş yapanların sayısı yüzde 85’in üzerindedir. Gündüz saatlerinde şehir merkezindeki insan kalabalığı ve hareketliliğini gece görmek mümkün değildir. Gece saatlerinde yine şehir merkezi ıssız, sessiz bir hayalet şehri görünümündedir. Bölge esnafının çektiği sıkıntıların halen haddi hesabı yokken işsizliğin en büyük sorunlardan biri olduğu da kaçınılmazdır. Buna rağmen halka, “En büyük sıkıntınız nedir ya da devletten talepleriniz nedir?’’ diye sorulduğunda, genel olarak alınan cevap şudur: “Bu siyasi soykırım operasyonları derhal son bulsun ve belediye başkanları özgür bırakılsın.”
Üzerinden aylar rağmen halen ekonomik, psikolojik ve sosyal sorunlar yaşayan Van halkına bir darbe de siyasi soykırım operasyonu ile gerçekleştirildi. Başbakan Erdoğan’ın Van’daki Kürt halkının yaşadığı depremden faydalanarak önümüzdeki seçimlerde başarı sağlamak istiyor.
Bunun adının siyaset, politika olmadığı aksine dayatılmış bir demogoji ve strateji olduğu ortada. Van’ın BDP’li bütün belediye başkanlarını tutuklayarak bunu yapıyor. Ancak, konuştuğumuz Vanlılar, gece gündüz çalışarak, bu siyasi operasyonları boşa çıkartacaklarını söylüyor.
YAŞAR AKSU/VAN