Cevabı basit. Türk devleti yüzyıllardır Kürtlere ne yapmak istiyorsa onu tekrarlıyor. İster uzak tarihe ister şuan içinde bulunduğumuz tarihe bakalım: Devlet, Kürtleri katlederek, sürgün ederek, evini yıkarak, köyünü/mahallesini yakarak, aşağılayarak, bastırarak boyun eğdirmeye çalışıyor. Diğer bir deyişle, tek egemenin kendisi olduğunu, diğer herkesin kendisine biat etmesi gerektiğini göstermek istiyor. Devletin başında Recep Tayyip Erdoğan gibi bir sultanlık sevdalısı olunca bu egemenlik ve biat çarkı isteği daha aleni bir şekilde dışa vuruluyor. Ancak devlet sahipleri ne yaparsa yapsın, Kürtlere biat ettiremediler. Hatta biat şöyle dursun, egemenliklerini krize soktular. 40 yıla yakın bir zamandır devam eden bu kriz gittikçe derinleşti, derinleştikçe şimdi ortadan ikiye ayrılmaya yaklaştı. Biat etmeyen Kürtler, her cephede devlete ve sahiplerine bu krizi yaşattılar, yaşatmaya devam ediyorlar. 

Rojava, Suriye ve bir bütün olarak ortadoğu sahnesine baktığımızda, sultanlık rüyalarını bitiren bir Kürt mücadelesi var. Avrupa Birliği ile üyelik ilişkileri, vize meselesi ve diplomasi temaslarında karşılarına engel olarak Kürtler çıkıyor. İçeride ise Erdoğan’ı başkan yaptırmayan, 13 yıllık AKP iktidarının ilk defa sallanmasını ve hatta kendi içinde kaos yaşamasını sağlayan bir HDP var. Ve en önemli meselelerden biri, Kuzey’de her yerel seçimden daha da güçlenerek ve yeni belediyeler kazanarak çıkan, böylece devletin/hükümetin rant ve manevra alanını daraltan bir Kürt halkı var. Bunlar, devlet şiddetinin somut sebepleri. Bir de işin ideolojik boyutu var; iki taraf siyasi, ekonomik, kültürel ve inanç politikaları bakımından dünyaya bambaşka açılardan bakıyor. 

Somut sebepler ve ideolojik farklılıklar üst üste gelince, Erdoğan marifetiyle ve AKP Hükümeti eliyle, devlet Kürtlere her cephede topyekün savaş açmayı tek seçeneği olarak görüyor. Bu yüzden tüm dünyaya rezil rüsva olma ve müttefiklerini dahi karşısına alma pahasına Rojava’yı boğmaya çalışıyor; Sur’da, Cizre’de, Gever’de, Nusaybin’de insanlarımızı diri diri yakarak katlediyor; HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırarak hapse atmaya hazırlanıyor; binlerce Kürt parti yöneticisi, basın emekçisi, sivil toplum kurulu çalışanı ve örgütlü insanı cezaevlerinde rehin tutuyor; medyasına her türlü sansür ve zorluğu dayatarak engelliyor; ve şimdi topyekün savaş konseptinin son halkası olarak belediyelere kayyum atayıp Kürt halkının “kendini de kentini de yönetme” mücadelesinin en önemli ayaklarından birini kesmek istiyor. Devlet sahiplerinin Kürt meselesine dair şuan takip ettiği siyasetin genel çerçevesi böyle.

Bir de kısaca özelde yerel yönetimlere kayyum atanması meselesine bakalım.

Egemen devlet aklının kontrolünde olmayan tek yerler, DBP belediyelerinin yönetimde olduğu kentler ve bu kentlerin sayısı, sınırları her yeni yerel seçimde biraz daha genişliyor. AKP, herşeyden önce seçimle kazanamadığı buraları darbe yoluyla ele geçirip yeniden devlet kontrolüne sokmak istiyor. Ayrıca, belediyeler, Kürtlerin yönetim tecrübesi edinmesini, yönetilenden yöneten bir topluma geçmesini sağlıyor. Bu, devlet egemenliğini son derece tehdit eden bir durum. Ayrıca, belediyeler halkın örgütlü yapısını koruyup besleyerek kentlerin sadece vali/kaymakam ve emniyet müdürlerinin insafına kalmasın engelliyor. Devlet, kendine tehdit olarak gördüğü bu yapıyı dağıtmak istiyor.

Bunların dışında, belediyeler, devletin bilinçli olarak yapmadığı altyapı ve üstyapı yatırımlarını yapıyor. Devletin yok etmeye çalıştığı, aşağıladığı kültürü, tiyatrosu, dansı, müziği, dengbêji ve edebiyatıyla gün yüzüne çıkarıyor, kreşiyle faaliyetleriyle dilini yeniden diriltiyor. Binbir türlü sosyal hizmet çalışması ile kentin yoksullarına, gençlerine, çocuklarına, yaşlılarına hizmet veriyor. Doğasını ve doğal yapısını koruyor. Amed Büyükşehir, Sur ve Yenişehir belediyelerimiz olmasa AKP’nin kültür bakanlığı şimdiye kadar çoktan Surları ucube bir hale getirmiş, Hevsel Bahçelerini yok ederek Dicle nehrinin kenarını lüks villalarla doldurmuş olacaktı. Yine belediyeler sayesinde kadınlar yönetimin her kademesinde yer alarak yönetimde cinsiyet eşitliği sağlanıyor. Sadece yönetimde değil, kurulan kadın ekonomisini güçlendirme birimleri ile kadınların bir bütün olarak istihdamı destekleniyor. Devlet aklının yönetimde olduğu kentlerde rantın en fazla olduğu belediyelerin aksine, DBP belediyeleri rantı kontrol ederek belli bir elit grubun hizmetinde olmasını engelliyor. Ve çeşitli uluslararası yerel yönetim platformlarına katılarak Kürt kimliğini temsil ediyor, onun çıkarlarını gözetiyor. Daha burada sayamadığımız irili ufaklı yüzlerce önemli hizmet, çalışma ve faaliyet var.

Hem genel çerçeve hem de özelde belediyelerin Kürt halkı için ne anlama geldiği hesaba katıldığında, AKP/devletin buralara neden kayyum atamak istediği çok rahat görülebilir.